Home Genel UcuzHikâyeler1

UcuzHikâyeler1

written by lezizceset Mart 7, 2012
UcuzHikâyeler1

OYUN

Herkesin zamanla birbirini tanıdığı, birbiri hakkında dedikodu yapmaya bayıldığı bir mahalleydi.
Çevrediklerin tabiriyle daha ufacık bir çocuk olmasına rağmen o büyüyünce ünlü bir gangster olacağını biliyordu. Okula giderken mahallenin diğer çocuklarıyla aynı sokak köşesinde buluşurlar, sabah ayazını umursamadan kaldırımların üstünde sekerlerdi. İlkokul dördüncü sınıfta olmak, tarif edilemez bir büyüme belirtisi, dünyaya artık “benim” diyebilme özgürlüğüydü. Okul kapısından her girişinde ona ezberletilenleri yinelemekten sıkılmış olsa da seviyordu okula gitmeyi… Öğretmen sınıfta ders anlatırken o başını pencereye çevirip dışarısını izlemeyi, birazdan döktürecek yağmuru beklemeyi, karşı apartmanın balkonunu, odasından rahatlıkla gördüğü demir parmaklıkların yeni sahiplerini merak etmeyi seviyordu. Başını kara tahtaya yeniden döndürdüğünde o kocaman hayal balonu sakince patlıyor, zil çalıyordu.
Bütün kışı pencere kenarında balkonun yeni sahibinin kimler olacağını merak ederek geçirdi, matematik dersi henüz sadece renkli mecmularda gördüğü havuzları doldurdu boşalttı, anlamsız uyaklarla dolu eski Türk şiirleri kitap okuma tutkusunu köreltti, tarih konusunda söylenenlere pek inanmadı, beden eğitimi dersinde delice koşturmayı, soluk soluğa kalmayı daha gerçekçi buldu, belki de dikkati başka diyarlarda olduğu için beşinci senesinde ona ne öğretmeye çalıştıklarını anlamadı.
İlkbaharın gelmesiyle birlikte balkonun yeni sahibi belli olmuştu.
Karşı apartmandaki çocuğun söylediğine göre yeni kiracılar Türk değil, ecnebiydi. İlk havadislerden anladığı kadarıyla yeni gelenin kelimelerle ya arası iyi değil, ya da işin içinde henüz bilmediği şeyler vardı, çünkü o ecnebinin “yabancı” demek anlamına geldiğini bilecek kadar bilgi sahibi bir çocuk sayılırdı. Annesinin her Salı günü mahallenin en dedikoducu kadınlarıyla yalnızlıklarını avutmak için toplanıp fısır fısır konuştukları bir altın gününde ecnebi kelimesinin etrafındaki toz bulutu yavaş yavaş ortadan kalktı. Alt komşuları mahallenin en bilmiş ferdi olarak SSCB’den göçmüş iki kişilik bir ailenin, ana kız apar topar Türkiye’ye geldiklerini yumurtlamıştı. Kızın babası Türk müymüş neymiş… Oysa o bunu duyduğunda, hafızasında, Karadeniz’in kuzeyindeki o büyük kıta hakkında sadece soğuk olduğunu bilmekten başka bir bilgi kırıntısına rastlamamıştı. Bir de sık sık SSCB’nin dağılmasıyla ilgili haberlerin orada burada konuşulduğunu duymuştu, o kadar.
İlkbaharın tüm eğlencesi mahallenin yeni konuklarıydı.
Her sabah uyandıktan sonra perdeleri çaktırmadan aralıyor, balkona birilerinin çıkmasını diliyordu. Arada sırada balkona cıkan kız kafasını kurcalıyordu. Herkes gibi gözüküyorlardı ama farklıydılar. Yabancı kelimesinin sözlük anlamının yanlış olduğunu anladı. Bu kızın mahalledeki diğer kızlardan tek farkı biraz fazla sarışın ve zayıf olmasıydı.
İlkbaharda çocukların dersleri takip etmesi daha zor olurdu. Dışarısının mis kokulu havasından sonra sıraya oturmak, zaman kaybıydı. Başını pencereye dönüp kocaman bir hayal balonu oluşturmaya girişiyordu ki, şansa da bakın, pek emin olamadı şanslı mıydı şanssız mıydı karşı cinsten biri yanına oturmuştu. Hayatında hiç görmediği kadar mavi gözlerin sahibi, balkonun yeni gezgini bir Rus kızıydı, “Çocuklar yeni arkadaşınız Anna’ya bir hoş geldin” diyelim lafıyla, yeni sıra arkadaşının ismini de öğrenmiş oldu. Eski sıra arkadaşının başka şehre taşınmaları da içinden çıkılmaz bir oyundu sanki.
Anna ayağa kalkmış, yarım yamalak Türkçesiyle kendini tanıtmış sonra yeniden yerine oturmuş ve onun kahverengi gözlerine bakarak hafifçe gülümsemişti. O da omuzlarını silkip, başını dışarı çevirip ilkbaharın bütün kokusunu içine çekmişti, belki istemeyerek gülümsemiş, gözlerini bir anlığına kapamış, “çocuklar kitabınızın yirmi beşinci sayfasını açın”, komutuyla çantasından günün özlü sözlerinin okunacağı sıkıcı edebiyat kitabını çıkarmıştı.
Teneffüs aralarında derin bir havayı içlerine çekmek için okul bahçesine bırakılan çocuklar arasında en sessizi Anna’ydı. Erkekler kendi aralarında bilyeleriyle oynarken, kızlar ip atlarken bahçenin yüzeyinde oluşan çocuk kümeleşmelerinin hep dışında kalıyordu. Bazı kız çocukları onunla göz göze gelmekten özellikle çekiniyorlardı. Ne onun kadar mavi gözlere sahip olabileceklerdi ne de güneşin bahar parıltılarını taşıyan bir saç rengine… Ama içini boyamanız gereken boyama defterinde renkleri dışarıya nasıl kaçırırsanız, çocuklardan oluşmuş bir kümenin dışına taşmak, bir lütuf değildi. Mavi gözler, sarı saçlar…
Nadir şeylere sahip olanlar lanetli gibidir. Bu arka bahçede iki başlı bir kaplumbağa bulmak kadar gariptir. Bilyesinin bahçedeki bankta tek başına oturan Anna’nın pabuçlarının önüne kadar yuvarlanması da nadir olan her şeyin lanetli olmayacağını onaylamak istemişti. Anna eğilip bilyesini almış ve ona uzatmıştı. O da bilyeyi aldıktan sonra koşturarak arkadaşlarının yanına dönmüştü. “Daha dikkatli olsana, bilyeni geri vermeye bilirdi” diyen arkadaşlarının önüne dizdiği bilyeleri hırslı atışlarla ütmüştü. İçindeki hırsa yol açan şeye bir isim verememişti. Mahalledeki en olağanüstü durumu yaratan Anna ve annesi olmuş, Anna’nın ona gülümsemesi kendi içinde nadir ve gizemli bir hazineyi dönüşmüştü.
İlkbaharın geçmek bilmeyen günleri, bütün gözlerin sıra arkadaşında olması sebebiyle biraz daha zor geçmişti. Artık hayalden balonlar yapıp patlatmak yerine hayat bilgisi denilen derste ezberletilen dünya gerçeklerine katılmak zorundaydı. Anna yanlış bir kelimeyi telaffuz ettiğinde, ona yardım etmeli, onun küçük düşmesine izin vermemeliydi. Balonların patlamaması ona yeni bir şeyi öğretmişti, annesinin onu hiçbir karşılık beklemeden sevgiyle korumasına çok benzeyen, çok yakın bir duyguydu bu, zil çalıp başka yollardan eve dönseler de, Anna ilk korumak istediği kişi olmuştu. Her okul paydosunda Anna annesi tarafından alınıyordu, kendisi gibi sokaklarda sekme özgürlüğü yoktu, hâlbuki her ikisi de dördüncü sınıftaydı, dünyanın her ikisine de aynı olanakları sunması gerekliydi, hayat bilgisi dersinde, tahtaya dünya gerçeklerinin her an değişebileciği de yazılmalıydı. Yazıla yazıla “Yerli malı yurdun malı herkes onu korumalı” yazılmış, onun altına da “konuşanlar” diye bir isim listesi karalanmıştı. Korumak ve konuşmak arasında secim yapmak hep zordur.
Yazın gelmesiyle birlikte mahalledeki çocuklar arasında ufak çaplı bir ışık oyunu başlardı. Aynalarla birbirini rahatsız etme hınzırlığı herkesi birbirine düşürürdü. Çoğu kez çevredeki dükkân sahiplerine zor anlar yaşatan bu ışığınbirbirine yansıtma ve postalama oyunu yüzünden mahallenin kadınları altın günlerinde çocukların eline ayna vermemeyi kararlaştırdılar. Kedilerle yaşayan üst komşuları yaz sıcağında çocukların yüzme öğrenmesinden yanaydı, kedilerinin sudan nefret ettiğini unutarak.
Şanslı olan çocuklar aynalarından mahrum bırakılmadılar ama ebeveynleri tarafından tehdit edildiler, “başkalarını rahatsız edersen sokağa çıkmak yok”, “akıllı uslu ol küçük çocuk değilsin”, “sakın bizi el âleme mahcup etme”… Anna, kendisi ve bir iki çocuk dışında aynalarını koruyabilenlerin sayısı bir hayli azaldığından, ışık oyunu eskisi kadar zevkli olmuyordu. Bu yüzden onlar da aynaları birbirlerine yansıtarak mors alfabesini öğrenmeyi, gizli ajanlar gibi farklı bir dili konuşmayı başardılar. Başlarda kurulan cümleleri çözmek gerçekten zor oluyordu. Ama zamanla oynadıkları oyun, bir parlaklık bir nokta, bir karanlık uzun bir çizgi olarak yerinde kullanıldığında sözcüklerle konuşmaktan daha zevkli bir hal aldı.
• __ –• –• • __ dediğinde karşıdaki balkonda kendi isminin yansımasını görmek, onu çok sevindiriyordu. Anna keşfettikleri bu oyunun çekiciliğiyle daha sık balkona çıkıyor, o da odasının penceresinden yarın okulda hangi haylazlıkları yapacaklarını ona müjdeliyordu.
Mevsimler başımızın üstünde her zaman güneşe aşık avare dolanmaz ve çocukça oyunların insanı büyütüp eski günlere döndüremeyeceğini henüz kimse bilmez.
Okulda tam da her şey yoluna girmişken… Anna Türkçesini o kadar hızlı geliştirmişti ki sınıftaki diğer kızlar onu ip atlamaya çağırıyor ve atlama konusunda hepsinden daha iyi olduğu anlaşılan Anna’nın yeteneği okul bahçesini fethediyordu. Bilyelerini fırlatırken, Anna’nın ipin üzerinden her atlayışında eteklerinin havalanması birkaç kez dikkatini yitirmesine sebep oluyordu, pencere kenarında hayalden balonlar patlatmaya benzemiyordu. Güneşin önüne bulutları katıp gelmesiyle yazın ilk yağmuru ve kışın habercisi yağmur damlaları yerlerini okul bahçesindeki çocukların saçlarında buldular ve bütün çocuklar içeriye koşturdular. Onlarsa diğerleri gibi içeri koşturmadılar. Yağmuru beklediler, zil henüz çalmamışken, zamanlarını yağmurdan kaçarak değerlendirmediler, Anna gülümsediğinde ona karşılık verdiği ilk andı bu ve zil çaldı. Beden eğitimi dersinde delice koşturduğu gibi Anna’nın yanına geldi, ceplerindeki bilyelerin sesiyle okulun içine koşturdular. El ele. İlk korumak istediği kişi olduğu gibi ilk elini tuttuğu kız da olmuştu Anna.

O gün öğleden sonra eve geldiklerinde, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya devam etti. Elinde tuttuğu aynanın güneş olmadan bir işe yaramadığını görünce sinirlenip onu duvara fırlattı ve odasına giren annesine onu yanlışlıkla yere düşürdüğünü söyledi. Evet fıyakalı bir yalan söyledi. Annesiyle bağırıp çağrıştığı sırada, Anna da onu görebilmek için balkona çıkmış pencerede onu görememiş ve avucunda tuttuğu aynayı balkondan aşağı bırakmıştı. Anna’nın annesi mutfaktaki telefonda Avrupa’daki babasıyla hararetli bir şekilde konuşuyordu.
Yağmur her ikisini de aynı anda mutsuz etmiş, ses çıkarmayan kelimelerinin birbirlerine ulaşmalarını da engellemişti. Erkenden kararan havalara alışmak bazı çocuklar için zor olabilirdi. Odasının penceresinden sürekli balkona bakmış, Anna’yı balkona çağıracak bir güneş parıltısı bulmak için elinde kalan son kozunu nasıl oynayacağını düşünmüş ve hava karardığında sonunda bulmuştu. Yazı yazmasını öğrenmek için saatlerini harcadığı masanın çekmecelerinin birinden ufak bir cep feneri çıkarmış, onu açıp kapayarak tavandaki küçük noktaların ona umut vermesine sevinmişti. Hemen pencerenin önüne geçip cep fenerinden çıkan ışığı balkona doğru doğrultmuş, bir iki deneme sonunda Anna’nın odasını tutturmuştu. Anna onun kadar zeki bir kız olduğundan çok geçmeden o da pencereden fark edilecek bir ışık kaynağı bulup onu yakıp söndürerek ilk kez elini tutma cesareti gösteren çocuğa hiç istemeyeceği bir kelimeyi kodlamıştı:

––• •• –•• •• –•–– ––– •–• ••– ––••
Anna’nın yazdığı şeyi ne zaman gerçekleştireceğini bilememek onu çok üzmüş, gece gözüne uyku girmemiş, annesinden habersiz sokağa çıkmış, tarifsiz bir öfkeyle koşturmuş, sabaha karşı eve dönmüştü. Oysa ki sadece dördüncü sınıfa giden bir veletti. Yatakta uyuya kalıp yağmurun altında çok kaldığı için ateşlenmiş ve annesi tarafından yatağa hapsedilmişti. O gün okula en çok gitmek istediği gündü.

Elinde aç kapa yaparak pilini bitirdiði cep fenerini düşürdüm dediği aynası gibi duvara fırlatmış, parçalarını başucundaki sehpaya yüreğindeki büyük yıkıntı gibi yığmıştı. Gözlerinde biriken yaşları yastığıyla paylaşmıştı.

Beş günün sonunda, okula gitmekten daha fazla nefret etmeye başlayacaktı. Anna’nın sonsuza kadar sıra arkadaşı olarak kalmayacağını biliyordu. Yılsonu karnesini alıp bir sonraki sınıfa geçmek, ona pek bir şey ifade etmiyordu.

Anna, gidiyoruz, demiş ve gitmişti. Annesinin penceresine kalın bir perde takmasına da o zaman izin verdi. Okuldan nefret ettiği gibi balkondan da nefret ediyordu artık. Bilyelerinin hepsini bilerek kaybetmiş, oyun oynamaktan zevk almadığına karar vermiş, bir gecede büyümüş, kocaman adam olmuştu.

You may also like

Leave a Comment