Ev Genel UcuzHikâyeler3

UcuzHikâyeler3

dirilten lezizceset Mart 8, 2012

Cam.

Benimle paylaşmaktan korktuğu karanlık alanına adımımı atmadım. Tanışmamızdan bu yana benden hep bir şeyleri sakladı. Yaşamımın sonuna kadar çaresizliğim sebebi şehirden gidişi oldu. Yaşadığım şehirde olmayışını kabul etmeye uğraştım, onun kadar cesaretli olamadım. Her şeyden uzaklaşmayı denedim. Terk ettiklerime geri dönmeyi beceremedim. Onunla oyalandığımız yerlerde yürüdüm, koşturdum. Uyumayı başaramadığımda, birlikte kaydettiklerimizi dinledim. Tamamlamam gereken şarkının son sözlerini düşündüm. Durmadan devinen sokağa bakan pencerenin önünde, hep sordum, hep onu düşündüm. Onunla yaşadıklarımız sıradan günler değildi. Değerini, zamanla ve yalnızlıkla anlayabildiğim bambaşka günlerdi.

Sesini, şehir içi otobüs yolculuklarında dinlemeye kolayca alışmıştım.

Otobüs camından baktığım dünyadan, tanımadık bir yüz insana hiç ummadığı anları hatırlatabilirdi. Görüntüyü yakalayıp, onun peşinden gerisinin tamamladığı oyunlardı. Gördüğün kişinin hareketlerinin aklındaki insanla yer değiştirmesi. Eller kendinden emin hareketlerle savrulmakta, adımlar asla tutsak edilemeyecek bir güzelliğin güvenini taşımakta, yürüyen kişinin bedeni, özlediğin, tanıdık ama dokunulmaz bir bedene dönüşmekte.

Aklımdaki görüntüler, durmadan yer değiştirirken, benden habersiz birbirlerine karışan yaşamlara bulaşmak istedim. Komikliklerini renklendirmek için dinledim. Her şey iki insanın yan yana yürürken başka yerleri keşfetmeye çıkmış zihinleri gibi dağıldı. Onun kulaklarımda çalan sesini dinledim. Sesini tekrar tuşuna basıp tekrar tekrar dinlerken, konuştuklarımızı özledim.

Kendime durmadan sorular sorduğum pencerenin önünde de yüzlerimizin yeniden cama yansımasını, birbirlerine her yerde hiç olmadığı kadar yakın olmalarını diledim. Seslerimiz tuhaf bir kışın içinde dolanıyordu. Hangi şehirlerde, hangi sokaklarda dolaştığını, kimlerle birlikte olduğunu düşünmekten tıkandım. Her şey senin için olacaktı.

Dünyanın karlı sokaklarında yürürken, geride bıraktığın şehre çok kar yağmadığını hatırlamak. Yağmurun ardından, bulutları kör bir ustura gibi kesen güneşi bir kafeye girerken kaçırmak. Neredeyse her yaşgününü birlikte kutlamayı başarmış, bütün şehri iliklerine kadar içimize çekip yaşamıştık. Tanımadığım insanların arasında onsuz bir yabancı olmayı, gülümsemeyi sevmezdim.

Yüzünü camın ardında savrulan dünyayla karşılaştırmak zorunda kaldım. Güzelliğini iyice vahşileşmiş, canavarlaşmış insanlarla bir tutarak yalnızlaştım.

Yüz.

En gerçek anlar, taksinin havaalanının önünde duruşu, onun taksiden inişiydi.

Sanki birbirimizi bir daha asla göremeyecekmişiz gibi arkasını dönüp bana baktı, gülümsedi. Güzel yüzünün ayrıntıları benden yavaşça, sakince uzaklaştı. Kendime bunun için çok kızdım, o kısa anı kaçırdım, o kısacık gülümsemenin zihnimden acımazsızca silinmesine göz yumdum.

Saatler önce buluştuğumuz bar köşesini, sahneye çıkıp gözlerinin içine bakarak söylediğim şarkıyı hatırlamamalıydım. Sesini kaydettiğim kayıt cihazının iç cebimde açık olduğundan onu haberdar edemezdim. Cızırtılı bir şehrin, şömine ateşinde kıvrılıp yanan odunlar gibi kızaran insanların aramızdaki uzaklığa dahil olması gerekmiyordu. İçmeyi, sarhoş olmayı sensiz de sürdürebilmeliydim.

Özellikle yaşgününde içmeyi severdi. Cazibesini kaybetmeden, çakır keyif olana kadar bardakları devirirdi. Komik olurdu, bayağılaşmazdı. Mutluluğu içimi sarhoş etse de içimdekileri onunla paylaşmazdım. Yürüdüğümüz sokakların ortasında, yağmur yağarken, kahkahalar atarak yaşamı kutlar ve o bana birbirimizden ayrılmayı öğretmeye çalışırdı. Ağladığında burnunu çekerken biraz da olsa gülümserdi. Acı çeken dünyayla alayını geçen bir kadının yüz ifadesi, koca dünyayı değiştirmezdi. Yüz ifadesinin değişmesi, dünya üzerinde hiçbir yıkıcı etki yaratmazdı. Ağlamasını sürdürürdü.

Onun güzelliği karşısında kendimi aciz hissetmek inanılmazdı. Bütün dünya bana en iyi yalanını sıkıyor ve ben aksine hep onun güzelliğine kanıyordum. Onu gözümde çok büyütmüş olabilirdim.

Canımı yakan günler, komik bir tarafı olmayan ciddi günler geçmek bilmezdi. Yaşgününü biliyordum ve sarhoş, onsuz, bir belediye otobüsüyle eve dönmeye uğraşmıştım. Sıkıldığımda beni güldüren, uyuduğunda beni oyalayan yüzü bir yerlerde yeni güne çoktan hazır olmalıydı.

Ağlamış olabilirdi, makyajı akmıştı belki de ama ben göremiyordum, görememiştim.

Makyaj.

Tuvalete makyaj yapmaya gitmişti. Geri dönmesini bekliyordum.

Otobüs arabaların arasında sürünmeyş durduracak, kapılarını açacak ve o, tazelenmiş makyajıyla içeri girip yanıma oturacaktı. Güzelliği, eve dönmeye çalıştığım akşamlarda keşke yanımda kalabilseydi. Yan yanayken kimse bizi tanımasaydı. Sesini dinlemek, ona sarılamamak, yaşamımı sağdan soldan sıkıştırdı, trafik durdu. Bana güç veren güzelliğin, ağladığını ve soluklarının arasındaki gülüşü çevresindekilere beleşe dağıttığını hissettim. Kendimi kandırdım, canım yandı. Anladım ki eski şehirlerin rastlantılarına sadık kalınmalıydı. Bizi karşılaştıran bir sokak köşesi hatırlamadım, çünkü hiç olmamıştı.

Şarkı söylediğim küçük barda, sahneden aşağı, ona ilk kez baktığımda tanışmıştık. Tanışmamız gerektiğini anlamıştık. Barın köşesini de karşılaştığımız sokağa çevirmiştik. İki sıkı arkadaş, dünyanın sersemliğinden sıkılmış, biraz eğlenmek için onu ayaklarının altında ezen bir kadın ve bir erkek olmuştuk. Küçük oyunumuz o uzaktayken boş bir sokak köşesinden ibaret, leş gibi yalnızlık kokak bir çöplüğe büründü.

Ayrı odalarda uyumadan önce, birbirimize tatlı uykular demiştik. Tam karşıdaki odada onun da gülümsediğini biliyordum. Olurda bir gün, yine eskisi gibi hararetli bir tartışmaya dalsak, oyunları bitiremeyeceğimizi görürdük. Evet, bitirelim, derdik ama bitmezdi. Birilerini sevmiyoruz, derdik, ama onlardan ayrılmazdık. Onlar bir başkasını sevmeye başlayacak, derdik, ama biz hiç başlamazdık. Birilerini sevebilmiş olduğumuzu anlardık. Yanımızda yatanın yüzüne bakmanın zorunluluk haline dönüştüğü, o kasvetli anlar, yatağın ortasına, onun ve sevgilisinin arasına uzanırdı. Çoğu kez kimi sevmiş olduğumuzu unutuyoruz, derdik, sevemezdik. Seni unutmayı başaramadım, sevgili arkadaşım.

Kadın ve erkek, arkadaş kalamamalarında hep bir gizem var.

Yeni sevgilinle tartıştığın bir akşamda, onunla aynı evde uyuyamadığını söylediğinde, sokak kapısının eşiğinde durmuş, birbirimize bakmış, hiçbir şey söylemeden dünyayı anlamıştık. Herşeyin dağılmasını ve güvenecek sözleri bulmadan ona sarılmayı. Ağlamaktan akmış olan makyajını sildikten sonra, salonda oturmuş, bir sigara sarıp, gülüp durmuş, sövüp savmıştık. Yüzünü saklamanın çoğu kez büyük bir avantaj olduğunu, acı dolu kadınlık avantajını pencereden çıkarıp atmak istediğini, dünyanın buna izin vermeyeceğini söylemiştin. Ardından, karşılıklı odalarda yalnız kalmadan uyumuştuk.

Sabahleyin yetişmen gereken bir provan vardı. Erkenden kalkmış, giyinmiş, kurşun geçirmez makyajını yüzüne takmış, kapıyı yavaşça çekip çıkmıştın. Hemen ardından uyanmış, yüzümü yıkamış, kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa girdiğimde, masanın üzerinde bana bıraktığın notu görmüştüm. Gece için teşekkürler. Unutma. Nasıl unutabilirdim ki… Gitarı amfiye takıp, dünyanın bir ucunda yalnız başına bırakılmış birini anlatmaya, onu anlatmaya, yağmurun ardına saklanan güneşe uygun bir günde başlamıştım.

Vitrin.

Yeni tanıdığın şehrin gece karanlığında yürür, ayaklarının altında ezilen sokakların görkemli gürültü ve patırtılarına eşlik eder, parlak ışıklara yaklaşır, gözünün kamaşmasından büyülenirdin. Vitrinde sergilenenlerden daha çok cansız mankenlerin yüzleri ve duruşlarıyla ilgilenirdin. Dile gelseler; birazdan, o gidince, bakmaktan vazgeçince, oradan çıkacaklar, şehrin sokakları onları kalabalık bir bara ulaştıracak, içecek, sarhoş olana, başları dönene kadar dans edecek ve bir daha asla geri dönmeyeceğiz, derlerdi. Belki konuşmazlardı. Çıt çıkarmazlardı. Vitrine bakan gözlerinin farkında mıydı, korkunun göz bebeklerinin içinde birikmesinden, içini yavaş yavaş kemirenin bambaşka bir şey olduğundan. Onu, bomboş bir vitrini delicesine aydınlatan spotlar korkutabilirdi, evet, başından beri benimle paylaşmak istemediği korkusu.

Korkunun üzerine giderken beni yanında istemezdi. Gözüne kestirdiği bara girer, içkisini içer, birlikte vakit öldürdüğü arkadaşlarıyla buluşur, canı isterse onlarla dans eder ve etrafını saran kaypak tiplerin ortaya çıkmasıyla beni elimden tutup, bulunduğu yerden ayrılırdı. Bazı günler işler yolunda gitmez, ben yanında olamazdım, o da kalabalığın arasından sıyrılamaz ve aç bakışlarla dalgasını geçmek zorunda kalırdı. Hareketleri herkes için tatmin edici olurdu, ona asılan erkeklerin mızmızlanmaları asla değişmezdi. Bazı geceler benim de vakit öldürücü arkadaşlarımla buluşmam gerekirdi. İkimizin de ölümcül arkadaş grubu, dünya üzerinde kalmış son barda zamanı kırbaçlardı. Bu mazoşizmden sıkıldığımız bir dolu zamanımız oldu, ayı gökyüzünün tam ortasına kusursuz bir leke gibi boşalttığımız. Tek takıntımız, bir şehri bar insanlarından anlamaya ve ezberlemeye uğraşmamızdı. Buna alışmıştık.

Onunlayken yaşamaktan keyif alırdım. O, şehirde birkaç saat önce tuttuğu odasına dönerken, ben, en son konuştuğumuz pencerenin önünde olurdum.

Dünyanın dönmesini yavaşlatan şeritte ilerlemeye çalışırken, tanınmış bir şarkıcı olmanın, önemini yitirdiğini gördüm. Hiç kimse beni fark etmedi. Defalarca televizyona çıkmama rağmen, yüzüm, ün ve lüksle tıka basa doluyken, kimliğim sıkıştırılmış bir yaşamın içinde anlamsızdı. İsteyerek şehirden ayrılmadığını biliyordum, korkuyordu, güzelliği yüzünden herkese bir gülümseme vermeye zorlanmasından, vitrindeki mankenler gibi ifadesizleşmekten korkuyordu. Herkesin onu tanıması, dünya üzerindeki en dayanılmaz şeye dönüşmüştü.

Sonsuza kadar benimle kalmasını bekleyemezdim. Hızlı bir dünyanın içinde ayrıntılar geç fark ediyor, durmaya pek vaktimiz olmuyordu. Acıyla kıvranıyor olmamıza rağmen duramıyorduk. Onu podyumda yürürken, arabaların arasında dururken gözümün önüne getiriyordum. Oralara ait olmadığını biliyordum.

Anlık bir güzelliği asla üzerinde taşıyamazdı.

İlgini çekebilir

Sataş