Home Genel UcuzHikâyeler5

UcuzHikâyeler5

written by lezizceset Mart 9, 2012
UcuzHikâyeler5

dakik.

Her zaman yetişmesi gerektiği yere zamanında vardı. Merdivenlerden yukarı çıkarken karanlıkla birlikte sahip çıkması gerektiği yorgunluk, önünde açılan dar koridorun aydınlığında kayboldu. Başkalarının adımlarıyla binlerce kez ezilmiş halılara kendininkileri ekledi. Birini sevmeyi, tutkuyla dolmayı öğrenmişti. Özlemişti belki de… Dünyayı değiştiremeyeceğini anlamış, zamanını daha iyi kullanmaya adamıştı kendini. Kapılarla hep soru yaşıyordu son zamanlarda, bazıları açık, bazıları yarılanmış, bazılarıysa kilitli.
Bir yosma yüzünü boyuyor, bir çiçekçi kapalı bir kapının önünde dikilmiş, elinde solmaya başlamış çiceklere dalmış bekliyordu. Bir başkası uzun bir yolculuğun ardından sırtındaki çantayı yere indirmiş, ceplerinde bir şeyler arıyordu. Takım elbiseli bir adam, koridorun aydınlığına rağmen güneş gözlüklerinin cazibesine sığınmış, bağırarak telefonla konuşuyordu. Aralık bir kapıdan, odanın birine sızan koridorun ışığı, siyah beyaz çalışan televizyonun karşısında hayallere dalmış birisinin kolunda ileri geri hareket halindeydi. O anda birisiyle çarpışarak, zaman kaybedeceğini bilemezdi.
Sevi isteğinin karşısına çıkardığı rastlantı, o kişinin yüzünün açık saçık ayrıntılarıyla belirmesini sağladı. Çarpıştığı kadının dengesini bulmasına yardım etti. Yakalayabildiği ayrıntılarla ilgilenmeye çalıştı. Önemi yok, dedi kadın gülümseyerek, sözcükleri kullanmadan.
Kalbinin göğüs kafesinin altında kıpırdadığından emindi. Bir kaç saniyeliğine aşkı yakaladığını sandı. Yalnız kaldığında ölümü düşündüğü kadar aşkın da hızla çarpıp yok eden bir gücü olup olmadığını anlamak istedi, başaramadı. Bulundukları yer bir an kararsa, tanımadığı yüzü elleriyle yavaşça tutup, kendine çekip, öpme cesareti gösterse, zaman kaybetmeyi sürdürse, hiç kuşkusuz başkaları tarafından suçlanırdı. Ama umduğu gerçekleşmedi, aksine herşey bütün tiyatronun, kapıların ve dekorların ardındaki herkesten sorumlu olanın kaza alanından geçişine rastladı.
Kozmik söylentilerde çarpışan insanların çocuksu şaşkınlıklarına gülümsenirdi.
Yanlarından geçenin bıraktığı gülümseme, her ikisine de bir yerlere yetişme sorumluluğunda olduklarını hatırlattı. Kusura bakmayın, diyemedi. Çarpıştığı kız karşılık veremedi, yetişmesi gereken sahnesine yöneldi ve koridorun derinliğinde giderek kayboldu. Onun kaybolmasını izlemedi, arkasını dönüp bakmadı. Tereddüt etmişti, evet. Arkasını dönecek gibi olmuş, çarpanın kayboluşunu izlemek istemişti, bile bile zaman kaybederek biraz daha oyalandı, elektrikle donatılmış bir ürperti geçti üzerinden.
Koridorun köşesini döndüğünde, odasının önündeydi. Cebinden anahtarını çıkardı, hızla içeri girdi. Masanın üzerindeki saate baktı, hareketlerini hızlandırdı. Odadaki lavaboda yüzünü yıkadı. Soğuk suyun yüzünden keskin bir jilet gibi kayıp gitmesini izledi. Arkasını dönmeme pişmanlığıyla üzerindekileri çıkarıp odanın bir tarafında duran koltuğa fırlattı. Her gece midesini bulandıran bir koku, kostüm dolabını açmasıyla burun deliklerine tırmandı. Asla sahip olmadığı kıyafetleri içinden rolüne uygun olanları çıkarıp giydi. Yaşama aldanmaya uygun bir günde, hızlı hareket etmesinin başına dert olacağından hep korkmuştu. Gün bu gündü. Arkasını dönecek bol zamanı ama kalbini yerinden söküp çıkaracak cesareti yoktu.
Zamana karşı her yarışında, kızın gülümsemesinin içinde yarattığı karmaşayla uğraşmak zorundaydı.
Giyinip kendini odanın dışına fırlattı, belki bir başka rastlantıya sığınırdı. Oysa değişecek ola sadece görüntülerdi. Çarpışmadan önceki anların ileri sarılmış halleriydi, cep telefonuna bağırıp çağıran adamın koridorda, bir kolu kırık sandalyede sessizce ağlamasıydı. Çiçekçi çocuğun ortalaradan kaybolması, ısmarlanan çiçeklerin çöp kutusunun içinde sulanmayı beklemesi, içlerinde kalmış son yaşam parçacıklarıyla hiç olmazsa bir kaç saniyeliğine suya aldanmalarıydı. Siyah beyaz televizyonun kapanması, onun karşısında hayallere dalanın yerinden kalkması, belki de hiç gerçekleştiremeyeceği hayallerin peşinde olmasıydı. Kapının aralığından sızan ışık, ileri geri hareket edecek bir kol bulamadığından yapayalnızdı. Duvara dayadığı yosmayı şehvetle dudaklarından öpen sırt çantalı çocuk, çantasız aşkı anlamaya çalışıyordu. Tiyatro oyuncuları değiştirdikleri kostümleri ve karakteriyle zamanı bir şekilde kullanıyorlardı.
İşte o da orada durmuş, ona çarpıp uzaklaşan kızın rolünü arıyordu sahne arkasında, tutkuyla, herkes buradaysa, ve yaşıyorsa, oynuyorsa kaybettiği kızı yeniden bulma umuduyla dikiliyordu ayakta.
Kolundaki saate baktığında, her zaman yetişmesi gerektiği yere bir kerecik bile olsa gitmemeyi diledi. Kaybetttiğini bulmadan, bir yerlere ulaşmak, zamanı en iyi şekilde değerlendirmek istemiyordu. Bir kez olsun kaybetmek.
Beklediği mucizenin bir anda gerçekleşmesi, dudaklarını ısırmasına, damağının kurumasına yol açtı. Tam karşında, oradaydı. Çöp kutusunda bekleyen çiçeklerin, sessizce ağlayan takım elbiseli bir adamın, dünyanın dönüşünü takmadan öpüşen insanların arasından geçip ona ulaşmalıydı.
Kızı sırtından görmesine rağmen tanımıştı. Arkasını dönüp bakmamış olmasına rağmen bir kaç dakikalık rastlantının herşeyi değiştirdiğini hissetti. Saçlarını farklı toplamış olması dışında pek bir değişiklik yoktu. Arasından geçmesi gereken herşeyin yanından kalbinin cesaretle yürümesine izin verdi.
Çöp kutusundaki çiçekleri geçtiğinde, çiçekler birileri tarafından diğer çöplerle birlikte binanın arka avlusundaki çöp kutusuna bırakıldı. Güneş gözlüklerinin arkasına sakladığı gözlerini kanatan adam, ıslak ıslak, kanlı kanlı etrafta birilerini aradı, üzüntüsüyle birlikte oturduğu kırık kollu sandelyeyi terketti. Yosma, bacaklarıyla gencin belini sardı ve birlikte defalarca ölümü unutacakları soyunma odasına girdiler.
İçgüdülerinin inandırdığı bir sırtı takip etmeyi sürdürdü. Kız, koridorun başındaki kapıdan sahneye çıktığında, bir kez daha tereddüt etti. Kolundaki saate baktı. Hiç zamanı yoktu. Derin bir nefes aldı ve kendini kapının ardında olanlara bırakmasıyla, koridor bomboş bir yalnızlığı tekrarladı.
Kalbinin sıkıştığını hissetti. İçini zehirleyerek saran bir heyecan, onu boncuk boncuk terletti. Bedeni keskin bir yıkılmışlıkla havada sallanıyordu, içindekilerini dışavurmaya hazırlanan cesaretli bir yüreğin, aldanmanın peşinde kavruluşu tiyatro salonunun her yanına yayıldı.
İçini sarhoş eden bir kokuyu takip eder gibi tanımadığı bir kızın sırtını takip etmiş, zamandan tasarruf etmemiş, yetişmesi gerektiği yere tam zamanında varmıştı. Ayakları değil, kalbi yürütmüştü onu. Gördüğü sahne karşısında söylenmesi gereken sözcükler, ezberlenmiş birer replik gibi dudaklarından yavaçca dökülmüş, kaybetmişti.
Sahne onun sahnesiydi, oyunu paylaştığı kız rolünü yedek oyuncuya kaptırmıştı ve her şey açıklığa bu sahneyle kavuşmuştu.
Sırtını takip ettiği kız, “Seni seviyorum.”demiş ve rolü gereği onu öpmüştü.
Sözcükler görüntünün gerisinde kalan anlamları üretemez.
Kızla şehvetle öpüşmeyi sürdürürken, yosmayla sırt çantalı çocuğun duvardaki fingirdeşmelerini anımsadı, güneş gözlüklü adam gibi bir süre ağlamak ve solan çiçekler gibi ölmek istedi ama seyircilerin uğultusu, koltukların gıcırdayan seslerinden başka bir şeye odaklanmanın imkanı yoktu, kırık bir objektife dönüştü. Aşık olduğu kızı aldatan bir erkek, siyah beyaz gösteren bir televizyondu. Olması gerektiği yerde, bedeni savurgan bir kırılganlıkla kaldı. Seyirciler rahat koltuklarında bir tutkuya ortak olmaktan zevk aldı.

Tam zamanında, söylendiği gibi, ezberlendiği gibi oradaydılar.

You may also like

Leave a Comment