Lobi Genel UcuzHikâyeler6

UcuzHikâyeler6

dirilten lezizceset Mart 10, 2012
UcuzHikâyeler6

Bazı uykusuz gecelerde, delice değiştirmek istediğim geleceği karşıma alırdım. Bu hisler karamsarlığımı bölen bir romandan, sırtıma ulaşan bir soğukluktan, gerçek bir arkadaşla hoş bir sohbetten sonra üzerime çullanırlardı. Bir kız göbeğimi gıdıklar ya da dudaklarımda sıkıştırmayı beceremediğim sigara göbeğime düşüp kendine has izler bırakırdı. Herşey çoğu zaman kendimi aradığım bu yerlerde, yalnızlık yokuşları ve kavşaklarında gelişiyordu. Birbirinden tuhaf insanlarla karşılaşıyordum, yaşamda farklı tercihleri olan yanyana gelmeleri düşünülemez insanlardı bunlar. Bazıları dünyanın değişeceğini umuyor, bazılarıysa karamsarlıklarıyla boğuşuyorlardı.

Köpeği balkon parmaklıklarına bağlamamızdan bu yana, sadece karabasanlar değil, gerçeklik bile uyutmuyordu. bizi. (Biz derken no47’nin sakinlerinden söz ediyorum.)
Bir kaç gün önce bir arkadaşla denize bakıp biramı içerken bir kaç yıl önce neleri değiştirmek istediğimi ve neleri başaramadığımı düşünmek beni korkutuyordu. Kendisiyle çelişen bir sürü kişilik ürüyordu içimde. Başkaldıran benim karşısında silik bir ben silik benin karşısında ahlaksız bir ben birbirlerini iktirip kaktırıp düşürüyorlardı. En sevdiğim arkadaşım sayılan E. radyo oyunu yazıp para kazansana derken ben yarın sabah otelde insanlara gülümseme dağıtacaktım. Daha geçen gün alkolün etkisiyle resepsiyona laklak etmeye gelen bir İngiliz haftada kaç saat çalıştığımı duyduğunda acımasından dolayı içkisini benimle paylaşmak istemişti, bilmiyordu ki no47’nin dolabında ne marifetler uykudaydı.
-Haftada kaç saat çalışıyorsun.
-Altmış saati buluyor.
(İngiliz alaycı gülümser.)
-Ve hâlâ gülümseyebiliyorsun.
-Hayat zor, acımasız değil, kırıcı.
(Güçlü olmak lazım değil mi gülümsemek için)
-İngiltere’ye gelsene çalışmaya. Biz haftada kırk saat çalışıyoruz. Orada kesin kahkahalar atarsın.
(İngiliz adam ve karısı resepsiyondan uzaklaşır.)
Sade hikayeler yazıp yayınlanacağımı umardım hep, bir kaç düzgün okurumun olacağını, bir sahil beldesinde mutlu mesut sırıtacağımı. Türkiye’de olduğumu unutuyorum her seferinde. Biramdan yudumlayıp bu ülkede gerçekleşmesi olanaksız milyonlarca hikaye düşledim. Ne boş işler müdürü vardı. Ne zaman öldürücü işler vardı ve insanların çoğu bundan para kazanmasını öğrenmişti ve ben de rolümü iyi oynayıp onlara katılmaya çalışan diksiyonu bozuk, dans edemeyen bir oyuncuydum. Çoğu kez kendi edebiyat geçmişimde sevdiğim tek adam Oğuz Atay’ın intihar eden karakterlerini hatırlıyor, burnuma dolan dumanı düşünüyor, hastanede yatan beni bisikletiyle okula götüren dedemi ziyaret edememe üzülüyor, hoşlandığım kızların üç beş sohbetten sonra boş çıkmalarına dertleniyor, karamsarlaşıyor da karamsarlaşıyordum. Geceyi sabah ederken uykuya dalacaktım.

Tatlı yiyip tatlı ayrılmaları lazım insanların birbirlerinden bense dolmuş ilerlerken birazdan yağacak yağmurla kederlenecektim. Militarizmden nefret etmeme rağmen militarizme ve despotluğa tapan bir ülkenin vatan toprağını koruyacak güçlü askerine dönüşecektim yakında. Yakınmalarımın haddi hesabı yoktu. Yanıma üç kitap alsam nasıl olurdu giderken Salinger’lar Wittgenstein’lar, insan bedenini geliştirirken zihini de geliştirmeli dememiş miydi bu güzel ülkenin topraklarını kurtaran o ulu önder, onu bile küstürdüler kendilerine. Ne aşağı bir toplum burası, Sartre burada doğsa o da başka bir Selim olurdu dememiş miydim, aynı üniversite kafeslerini paylaştığım canım bir arkadaşıma. Ne çok nu-vodkalar içmek istedim ne çok safari-jacklerle dünyayı fethetmek istedim. Gelip dolaşıp kuş yollarının üzerindeki bir çatıda konakladım yalnızlığımla.
Otomatik yazı teknikleri deneyip durdum da anlatacaklarımı toparlayamadım. Öykündüm evet ama çalmadım. Fake mallar yaratıp onlarla övünmedim. Evet, kendi dilimin içinde ingilizce kullandım, fransızcayla uğraştım ama bunu globelleşmiş dünyamın sınırlarında yaptım. Küstahlaşsam kimsecikler uğraşmaz benim gibi garible.
Ah Kerouac’ın anlattığı Mardou gibi bir hatun bulamadım ki öyle nefret dolu bir acıyı içime dökecek aynı zamanda sevgiden anlayacak bir kadın. Tanrıçalaştırdıkça içlerini boşalttık. Eskisden objesini arayan seksti kadın, şimdi aklını arayan boyalı bedene dönüştü, hep yarım yamalak kalıp eskiyordu. Onla uğraşmamalıydım özellikle geceleri, o da benle fazla uğraşmak istemedi zaten.

Bir konu bul dedi arkadaşım yardım etmeye çalışmak için, buldum o konuyu kadın, seks, para, müzik, akıl, yalnızlık… virgüllerin ardına kattım basit sözcükleri yığdım üstüste gene de başaramadım.
Binlerce yabancı ayak bastı bu güzelim kara parçasına ama onlar kadar anlayamadık bu toprakların güzelliğini. Satılığa çıkardık onlar da aldılar ki seçici kesim her zaman malın iyisinden anlardı. Gece karnım guruldarken Gainsbourg dinlemeye onun adına sigaralar bitirmekteyim. Sigaraların tadları bile eskiden daha egzotik olabilir, şimdi ölümcül resimlerle paketlenmiş sunuluyorlardı önümüze. Kendini tekrar eden rutinlerde para kazanmayı öğrendim, anne, sevgilim, arkadaşım. Dert yandım sizlere, özledim, ağladım sizin için. Ah bir de adam olabilsem ah bir de yalnızlığıma söz geçirebilsem. Tükenmeye tükendim. Anlayana davul zurna saz yerine davul gitar bas derim. Enstürmanlarımı bile seçmeme izin vermiyor kıtır dilim. Kelime oyunlarını bırakıp uykuya daldım. Karnım gurk etti, sigara pis dedi, göbeğim lopurt etti. İşte ingilizce ve fransızcaya çevrilemeyecek güçlü kelimeleri de böylece keşfetmiş oldum.
Gurk, Pis, Lopurt.

Sözcükler değil miydi sesten oluşmuş artıklar. Ah birşeyler bana Wittgensein’ı hatırlatıyor.
Şimdilik sadece Nietzsche’nin hiçiyim ve kola kutusunun çevresindeki küllere adanmaktayım.

bi bak istersen

bir iz bırak