Lobi Genel UcuzHikâyeler10

UcuzHikâyeler10

dirilten lezizceset Mart 11, 2012
UcuzHikâyeler10

Sanat hem bir coşma biçimi, hem yadsıma işidir. Nietzsche, ‘Hiçbir sanatçı gerçeği çekemez’ der. Doğrudur. Ama hiçbir sanatçı gerçekten vazgeçemez de.
Albert Camus

Saatlerce çalışıp eve geri döndükten sonra lavaboda birikmiş bulaşıkları yıkadı, kahvesinden yudumladı, odadaki eşyaları düzenlemeye ve o sırada eline geçen bir kitaptan bir şeyler okumaya çalıştı. Rutin yaptırımların kusursuz bir özgürlük alanı yaratacağına pek inanmazdı. Lola’ya bakamadıklarından onu başka birine satmak zorunda kalmış, köpeğin havlamalarını özlemişti. Saçma sapan hayal dehlizlerinde kıvranıp durduğunda konuşmayan ama dinleyen bir dost bulmak her zaman kolay olmuyordu. Birçok şeyi yapmayı özlüyordu. Politik oyunların insan hayatını biçimlendirdiği bu yozluktan kaçma planları yapmak yetersiz, insanları değiştirmeyi ummak da ahmakça bir heyecan oluyordu. Farklı bir şeyler yapmak hâlâ hastalıklı uzuvlara sahip olmak gibi bir şeydi. İsteseniz de istemeseniz de hayatınıza müdahale edilecekti. İnsanın dilediği gibi hasta olmasına bile karışılacaktı bu dünya üzerinde.

Kat’ları yazarken konudan konuya atlamayı seviyordu. Bir kaç dakika önce elinden bıraktığı ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar hakkında düşünmeyi seviyordu. Beat kuşağının bu yoz kültürün içinde bir kurtarılmış alan yaratması ne tuhaftı.

Bir iki gündür hava bulutlu ve yağmurluydu. İşten sonra soğuk suyla duş almayı sürdürdü ve soğuk suya karşı bir bağışıklık sistemi geliştirdi. Hızlı bir duş anlayışını geliştirmek için başka düşüncelere yoğunlaştı. Örnek vermesi beklenemezdi. Dışarıda rüzgar ağaçları dövüyor, başıboş köpekler henüz havlamaya başlamamışken evin önüne bağladığı, her gün beslediği hayvanlar ağlamayı sürdürüyordu.
Akademik çevreden insanlar kongreler için otele geliyordu ve hepsinin yozluğu gözlerini kamaştırıyordu. Bu yozluk onu köreltiyordu. Dünya yalnızca eğitim almış eğitilmemiş topluluklar tarafından yönlendiriliyordu. Ne sıkıcıydı bunları düşünmek oysa o Kerouac’un anlattığı Mardou’yu düşünmek isterdi. Ya da bir agaç dalının sararıp yere yavaşça kayıp düşmesini… Rüzgar sert estiğinde çatının başınızın üzerinden uçup kaçacağını sanırsınız, ne gerçeküstü bir tema olurdu bu bir sabah soğuktan ürpermiş olarak uyanmış olmak ve başınızın üzerinde uzanan soğuk buz gibi bir maviliği görmek, battaniyeye sarılsanız da fayda etmez, kastkatı kesilmiş başınız üzerinde yıldızların arasında uçan kuşlara bakarsınız ve onları sayarken bir kez daha uyur ve işe geç kaldığınızı umursamazsınız.

Kulakları uzun süre odada çalan müziğin ritmine takılı bir şekilde dışarıdan gelen gürültüleri bastırdı. Bir hikayeye başladı ve bitirmeden bir başkasına odaklandı. Yazamadığı günleri tembellik günleri olarak işaretledi ve onlara S.S. subayların yaptığı işkenceleri uygulamakta. Bu zihnini ve kapılarını gıcırdatmadan açmak için şehirden uzaklaştı. Şehri ve onun bulanıklığını istemiyordu, sevdiği bir kadınla soğuk bir yatağı paylaşacak adamlardan değildi, üşümeyi yeğledi. Yazarken tıkanmasının sebebini yazdıkları üzerine fazla düşünmemeye bağladı. Yanılıyor da olabilirdi, kim bilir ama okuduğu romanlar, izlediği titretici filmler hakkında birileriyle konuşmayı da isterdi. Hatırlıyordu da İ.’nin kalbini kırdı R.’yi sebebizce kıskançlıktan ve çokça öfkeden yalnız bıraktı. J’ye ulaşması neredeyse imkansızdı ve sanallığın içine batmıştı. Halbuki en gerçek duyguları çizen de oydu. Sevgisini göstermekte başarısızdı etrafındaki örneklerin bolluğundan bir modeli gerçekliğe dökemedi. Bazen aklının gösterdiği bu adrenalin yüklü anteramanlar soluksuz birbirini izlemekte, yalnızlığı doldurduğu odası kadar sigara dumanı da doldururdu çatının altına ve üstüne. Sabah ayazında kalkıp dolmuşa binmek neden bu kadar zordu anlayamadı ki bazı serin sabahları hiç bir şeye  değişmezdi. Yanından akıp giden sahil kusursuz bir film şeridi gibi akıp giderken. Taklit edilmekten isim takılmaktan küçümsenmekten ezilmekten hoşlanmadı ama tüm bunların üstün ayrıcalıkları sayesinde para kazandı. Sosyal bir varlık olması gerekirken insanlarla konuşmak yerine onlara yazmaya meyilliydi, pek anlaşılmadı. Ne varsa bundan öteye denizin üzerinde akşam balıklarını tutan tekne kadar savrulmadı. Şiirsellik kayboldu, kakafoni başladı. Kaousun ortasında elleri kolları bedeni sallanıp durdu oysa salıncakta en hızlı sallanan oydu ve ne hoştu kimseler yokken ayaklarını kumlara sürtüp gökyüzüne yükselmek, kendini İsa’nın yerine koydu, kendi akranlarınca aldatıldı. Bir bardak dolusu gözyaşı dökmedi, şişeler dolusu acı içti. Küçük burjuva yalnızlığının ördüğü duvarların ardında denize bakarak kahvaltı yaptı. Ne de çekiciydi şu salınan su tıpkı arkasından baktığınız sade bir kadının bedeni gibi. O kadar anaç gelir ki denizin üzerine uzanmak, çocukken annesine güvenen ufak bir velet gibi süzülmekti özgürlük.

Gecenin, yalnızlığın ve bayat sevgilerin içinde tetiklediği bir takım avuntularla, kitabın ön sayfasına yaratıcılık uğruna verilen kayıplara rağmen yaşamasını bildi, yazdı, çok iddaalıydı biliyordu, gene de yazdı. Anlamsız cümlelere bir değer yükledi ve onları sattı, dumanlandı. Onun memleketinde yazı yazmaya fazla değer biçilmiyordu ve varsın yansındı yazılanlar Kafkavari bir dönüşümle…
…ve tüm bu yıkıntının üzerine gene yağmur yağacaktı, yağdı da.

bi bak istersen

bir iz bırak