Ev Genel UcuzHikâyeler8

UcuzHikâyeler8

dirilten lezizceset Mart 11, 2012

“ZUCCO: Ben babamın, annemin, bir müfettişin
ve bir çocuğun katiliyim. Ben katilim.
Polisler Zucco’yu götürler.”
s.71

SALONDA KATİL VAR

Kendimizle yüzleşmek, onunla sonuna kadar var olmak. Salonun ortasında, karanlığın en hazımsız çizgilerinde… Bir katille yüzleşmek. Bir katili tanımak. Salonda katil var!
Roberto Zucco’yu eleştirmeden bu sürecin oldukça zor aşamalara sahip olduğunu kabul etmekte fayda var. Herkesin yüreği bir katili salona sokmayı kaldıramayabilir. Ancak Bernard-Marie Koltès’in salonda oturanların kalplerine değil zihinlerine, bir katilin var oluş mücadelesini sokmaya çalışması, onun kendine olan güvenini açıkça sergiler.
Oyunu eleştirmekten daha fazla karakteri eleştirmenin önemli olduğunu düşünmekteyim. Elbette onun, yaratıcı Bernard-Marie Koltès’in ülkemizde ne kadar tanındığı da malum! Oyunu eleştirmeden önce, siz seyircileri de eleştirmek niyetindeyim. Öncelikle Türkiye’de tiyatro seyircisinin azlığı herkes tarafından kabul görmektedir. Bu seyirci kitlesinin içinde de tiyatroyu modern bir yaklaşımla kabul edebilenler ve edemeyenler olarak iki grup belirir. Bernard-Marie Koltès’in oyunu hangi grubun seçeceğine bu eleştiri yazısının sonunda karar vereceksiniz. Umarım.
Yukarıdaki paragrafı siz okuyucularla paylaşmamım sebebi, Koltès kadar bencil, bir eleştirmen olduğumu da size gösterebilmektir. Bu eleştiri yazısını klasik eleştiri yöntemleriyle belirleyeceğime inanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Beni okumaktan şu an da vazgeçin. Ne benim, ne Koltès`in, ne de Zucco’nun size ihtiyacı var. Bu eleştiri yazısı bütünüyle bir kışkırtma isteğini içinde barındıracaktır. Tıpkı Koltès’in karakterini kışkırttığı gibi, tıpkı Zucco’nun salonun ortasında bütün bilinciyle katil olarak durabilmesi gibi…
Her şey aslında oldukça açıktır. Bir katilin eleştirisini yapmamız gerekmekte ve onu hangi eksenden ele alacığımıza da karar vermek zorundayız… Ben oyunun konusunu av, avcı ve avlanan ekseninde tartışmaya açacağım.
Tartışmaya açmaya çalıştığım başlıklardan “av”ı toplum, “avcı”yı katil ve “avlanan”ı kurban olarak derinleştireceğim. Bunu yapmaktaki amacım, Koltès’in Zucco’yu bir anti-kahraman değil, gerçek bir kahraman olarak salona soktuğu inancını size kabul ettirebilmektir. Zucco ne bir anti-kahraman, ne bir ezik, ne de bir sürüngendir. O, Koltès’in yaşamı göz önüne getirildiğinde oyunun başından sonuna kadar bir Kahraman’dır. Doğar, heyecanı yaşar, ölümünü kendi eliyle topluma sunacak kadar da cesaretlidir.

Koltès’in tiyatro üzerine notlarından birkaç satırı hatırlamamak elimde değil.

“…Kısacası üç birlik kuralını keşfettim; bugün başka türlü uygulama hakkımız olsa da, bunda keyfi hiçbir şey yoktur. Her koşulda, tiyatronun en önemli niteliği, zamanın ve uzamın dikkate alınmasıdır. Sinema ve roman yolculuk eder, tiyatro tüm ağırlığıyla toprağa basar.” s.11

Bu düşünceleri paylaşan bir yazar, kesinlikle bir anti-kahraman yaratma isteği içinde olmaz ki; sonuçta Zucco toprağı terk edip yükseklerden düşüşünü kabullenebilsin. Peki Koltès, sözcükleriyle üç birlik kuralını onaylıyor mu? Dikkat etmemiz gerekir ki.. Kendisi “keşfettim” kelimesiyle onu onaylamaktadır. Öncelikle burada, sözü edilen onayın her zaman için tartışılan düşünceyi kabullenme anlamına gelmediğini görmemiz gerekKoltès’in savunduğu “Keşif” sözcüğü beraberinde yorumu ve kendince anlamayı içerir. Öyleyse Zucco’nun salonda var oluşu, klasik üç birlik kuralının yerine modern bir üç birlik kuralını oluşturma isteğidir. Yani antik gözler oyulmuş yerine modern, karanlık gözler nakledilmiştir.
En azında Koltès’in bunu yapmaya heveslendiği düşüncesindeyim.
Avcı, yani kahraman, yani katil, yani Zucco av’ı avladığıyla anlatmak ister. Bir hikâye söz konusudur. İstenilen bir değer ve onu ödeme biçimi oyunu izlediğinizde size bu duyguları hissettirecektir. Bir aşığın eliyle kalbinizin üzerine dokunmasından çok, Zucco’nun kalbinizi bulunduğu yerden söküp çıkarmasını ve kendinden emin bir şekilde var oluşunu yaşayacaksınız. Değerinin sizden daha yüksek olduğunu arkasındaki cesetle kanıt olarak ayrıca sunacaktır.
Ben ve sizler, sadece bir kurbandan ve avlananmış olandan ibaretiz.
Bir âşıkla bir katili yan yana getirip size göstermek istememin sebebi de, Koltès’in ağzından oldukça açık ve yalındır. Onun düşüncesini çürütebilirseniz, buyurun sahneye, buyurun katil’in yanına.

“Bir sahnede olup biteni, söylenen şeyi, tüm bunları hayal etmek kolaydır; hoş bir aşk sahnesi yazmak, dünyanın en kolay işidir; “iyi yazmak” –ki böyle denir- en basit şeydir, herkes bunu yapabilir.”s.10

Eğer fikrimi sorarsanız, bu noktada Koltès mi beni yoksa ben mi Koltès’i eleştirmekteyim? Sanırım, salon bu fikir alış verişinde biraz kana bulanacak. İyi olan kazansın demek geliyor içimden ama sanırım Zucco’yu düşündükçe iyiden çok kötü olanın kazandığını kabul etmekten başka çarem yok. Bu yüzden de Koltès’i olumsuz eleştirilerle toprağa gömmek yerine, oyunun içinde bulduğum birçok ayrıntıda onu olumlu bir eleştiriyle savunmamın daha soylu bir davranış olduğunu ummaktayım. Salonun ortasında duran katil’i anlayıp onun kaçıp gitmesine göz yummak gibi… Hatta oyunun içinden örnek vermemi isteyecek tutucu okuyucular için, Zucco’nun çocuğunu öldürdüğü anne figürüyle ilişkisini önlerine atabilmekteyim. Bunun için Koltès’e tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Gerçi onun benim teşekkürlerimle ilgilenmeyeceği o kadar açık ki, midesinin bulandığını bundan tiksindiğini adım gibi biliyorum. En azından çirkini onayladığını da biliyorum, değil mi?
Evet, eleştirimde kesinlikle bencilim. Ancak avlanan kadar… Avcı’yla aramda bir bağ sanılsın da istemem. Salondaki katili eleştirirken, Koltès’in sahnede aradıkları üzerinde ufak bilgileri sizlere fırlatmak çok hoşuma gidecektir:

“Tiyatro sahnesini, geçici bir yer gibi görüyorum biraz; kişiler sürekli olarak bu sahneyi terk etmeyi düşünürler. Burası; şu sorunun ortaya atıldığı yer gibidir: Bu gerçek yaşam değil, buradan kaçmak için ne yapmalı? Çözümler her zaman sanki sahnenin dışında oynanıyormuş gibi beliriri biraz klasik tiyatrodaymış gibi.” s.9

Yani Türk tiyatrosunda yer etmiş olan ortak düşünce “Tiyatronun aynasal işlevi”, bu artık Avrupa tiyatrosu için yıllarca geçmişte kalmış bir saçmalıktır. Avrupa’nın doğusunda olduğumuza göre, Türk tiyatrosu katledilmekten kurtulmadığı sürece, bu “saçmalık” kavramını ne seyircisi, ne tasarımcısı, ne yazarı ne de oyuncusu anlayamayacaktır. Ve eğer Koltès’in bu modern oyununu eleştiriyorsak, onu aynalarla eleştiremeyiz. Bu işlevsiz bir sonsuzluğa yol açar. Eğer batılı anlamda tiyatromuzu şekillendiriyorsak, geçmişin bütün genellemelerini hiç düşünmeden çöpe atmak gerekir. İlk defa yazı yazmaya başlayan bir romancının ilk romanına davrandığı gibi…
Koltès’i eleştirmek o kadar zordur ki, eleştirmen kendini çoğu kez kendi tiyatrosunu eleştirirken bulabilir.
Zucco, var oluşunu inşa eder. Tıpkı bir mimar gibi, kendisine yaşam alanı yaratmak zorundadır. Eğer bundan vazgeçerse, kendi eliyle sildiği insanlar gibi silinecektir. Bir silgi olmak yerine bir kalemin kalıcılığına yaşamıyla katkıda bulunmuştur. Onun sahnede öldüreceklerini alt alta sıralamak yerine, bu yazıda onların neden kurban olarak seçildiklerini ve ölümlerini anlamaya çalışmak daha yerinde bir tercih olacaktır.
İlk önce sevgili baba figürü ortadan kaldırılır. Zucco’nun yaşamındaki işlevi asık bir surat ve ezik bir yönetim biçimidir. Zucco’nun bir oyun kahramanı olduğu düşünüldüğünde, kesinlikle ezik bir babanın üzerinde var olup tepinmesine izin verebilmesi imkânsızdır. Ayrıca işlevsizdir.
Baba ölüp, anne yalnız başına kaldığında, sevgili anne figürünün bütün yapısı çöker. Zucco, ölümle birlikte var oluşunun mimarı olmak istiyorsa, geçmişin bütün hafızasını silmelidir ki, bunu zevkle yapar. Böylelikle aile kavramını parçalar ve toplumun merkezine bir atom bombasını yerleştirmiş olur. Oyunun finalini bu hızda hatırlamama yol açan şey, Koltès’in başarısından başka bir şey değildir. Sözü edilen patlama, oyunun sonunda Zucco’nun düşüşünün bir yükseliş olduğunu akla kazır. Ölümün varoluşu Zucco aracılığıyla Koltès tarafından kutsanmıştır. Ama bu bir arınma değildir. Bir tiksinti, hatta görkemli bir dehşettir. Salondaki Zucco kadar bir katil olmamız neredeyse olanaksız olduğuna göre, arınmamız uzun bir süre beklemeye alınmıştır.
Sevgili müfettiş figürü ise, tamamıyla sınıflara ayrılan toplumun her bir sınıfına teker teker kurşun sıkmak yerine en vasıfsızına atılan bir tekme gibidir. Bir meslek grubuna saldırı, Zucco’nun gözlerinde sadece rutin bir eğlencedir. Bunu tamamladığında, toplum tarafından bir canavar olarak yükselir. Bir Hannibal, bir Sezar… Kendisinin ve küçüklerin efendisi. Tanrısına ihanet eden peygamber.
Altın çağ, “annesinin sevgili oğlu”nun öldürülmesiyle Zucco’nun avuçlarına bırakılacaktır. Bu son avlanan can, saflığın ele geçirilmesinden başka bir şeyi simgelememektir. Ancak bu saflık kavramının anlamı, toplum tarafından belirlendiği için onun avlanması, av’a bir adım daha yaklaşmak olmuştur.
Zucco görkemli şatosunu inşa eder, Koltès’in tam da istediği gibi!

“Bir hangar inşa eder gibi bir oyun yazma arzusu duymuştum. Yani önce temellerden çatıya kadar yükselen bir yapı inşa etmek, içine ne konulacağını ise daha sonra bilmek; geniş ve hareketli bir uzam, başka biçimleri içine alabilecek kadar sağlam bir biçim…”s.14

Koltès, bu yapının inşasını yarattığı kahraman Zucco’ya bırakır ki, zaten Zucco Koltès’ten önce dünyanın topraklarına dokunmuştu. Yani Koltès, ideal oranı güzelde aramaz, o hep çirkine tapmıştır, çünkü çirkinin içinde doğmuştur. Yazdıkları, bir hikâyenin tarafsız anlatılmasına hizmet edecekse, hizmet edeceği hikâyenin sınırlarını belirleme isteğinden doğal ne olabilir? Bu düşünce, Koltès’in bencil olması gerekliğini ispatlamakta ve onun arayışını onaylamaktadır. Akılı duygularla alt edebilir miyiz, ya da duygular aklı var edebilir mi?

“Hangi düşünce sahnenin önünde yer alacaktır, hangi hikâye ise dekor olacaktır.”s.15

Yukarıdaki cümleyi izlediğimizde; “düşünce” Zucco’nun, “insanlığın hikâyesi” ise dekorun olacaktır. Yani, oyun topluma değil, bireye hitap etmekte, bireyi yüceltmekte… Aslında sıranın toplumsal yaptırımların sonucuna ulaştığını anlatmaktadır.
Yazıyı bu noktaya kadar başarıyla okuyabildiğiniz için sizi tebrik ediyorum ve Koltès’in sinema kuşağından olduğunu size hatırlatmakla eğleniyorum. Ama onu ucuz Hollywood katillerinin üreticisi bir senaryo yazarının yanına da koyamazsınız.
Roberto Zucco’nun oyunu, evet oyun bir katile aittir, hem de taşıdığı bütün anlamlarla birlikte. Katil kelimesinin varlığından korkmaz, çekinmez; ona sarılır ve ona varır. Bu yüzden belki de, Koltès için bu oyunu yazma süreci, tamamıyla kutsal bir süreç olarak düşünülebilir.
Koltès, sinemadaki kadar bol zamanının olmadığını bilir. Bir repliğin içine neler yerleştirmesi gerektiğinin farkında, kelimeleri ve cümleleri olabildiğince ekonomik kullanır. Koltès’in oyun karakteri ve figüranları (sinema terimi olan bu kelimeyi seçmemin amacı, oyunda varlık gösteren diğer kişilere tip deme yürekliliğini gösteremememden kaynaklanır.) uzun tiratlar okumazlar. Eğer metin uzun tiratlar bütünü olarak düşünülür ve sergilenirse, yönetmen büyük bir hata yapar. Oyunun tirat mantığıyla sergilenmesi, amatörlük deneyimden daha aşağı bir düzeyde isimlendirilebilir.
Koltès’in metni korunmak zorundadır. Kesilip biçilmeler neredeyse imkânsızdır.
On-beş sahnelik bu oyunda, oyunun süresi ortalama 35-40 dakika olarak düşünülmelidir. Çünkü modern seyircinin dikkati ve heyecanı oldukça sınırlı ve pahalıdır. Koltès bunun bilincinde olmuş, Zucco’yu hızlandırmış ama onun yapısını alt üst etmemiş, bütün derinliğini seyirciye başarılı bir şekilde pazarlamıştır. Zucco’nun hikâyesini, klişe bir katil hikâyesinin sahnelenmesi olarak bu yüzden ele alamayız. “Katil sahneye çıkar, bir silah bulur ve insanları öldürür. Pat! Pat! Pat!” Bu sesler ve eylemler, yemek yemek, su içmek ardından sevişmek ve yine su içmek gibi rutin ve heyecansız bir bütündür. Koltès’nin parıltısı, öldürme eylemine soyluluk katmasıdır. Yani sevişmeden sonraki bir bardak su aşık için içilir.
Koltès, bir konudan bir çok konuya dağılır, geçer ve zıplar. Sahne değişimleri hızla yapılır, seyircinin bu hızı görmesi ve istemesi umulur.

“Bir oyunun bir “konu”yla başlayıp başka bir konuyla bitmesinin mümkün olup olmadığını kendime çok sordum.”s.16

Koltès’in bir yazar olarak yaptığını bu itirafı yürek ister.
Koltès’in Zucco için hazırladığı figüran yemler, oyun süresi boyunca repliklerin birçok yerinde kendi yaşam deneyimlerini birbirlerine taşımaya uğraşındadırlar. Fakat ne kadar çabalarsa çabalasınlar deneyimlerinin bir değeri yoktur. Toplum sınıfının en altında kendi acılarını kemirirler, kendi dedikodularını paylaşırlar. Ucuz bir şov programının seyircileri gibi program sonunda, eve yalnız başına döner ve kendi yalnızlıklarıyla en yakındaki figüranı alt etme çatışmasını yaşarlar. Bu durum abla ve kız çocuğu arasındaki repliklerde, özellikle üçüncü sahne olan Masanın Altında’da oldukça belirgindir. Koltès, değersiz deneyimleri göstermekten asla kaçınmamıştır.
Benzer durum, altıncı sahne olan Metro’da yaşlı adam ve Zucco arasında daha derinlemesine sahneden seyirciye hatırlatılır ve zihinlere kazınır. Belki de bu yüzden, oyun içinde iki gruplaşma meydana gelebilmektedir; Zucco ve Kız Çocuğu ile diğerleri… Bu gruplaşmanın Koltès’in mutlak hedefi olduğunu sanmıyorum. Hatırlarsınız ki, birçok konudan tek bir konuya ulaşabilmek için oyun kişilerinin özgür olması şarttır.

Kız Çocuğu: Hayatta ne yaparsın sen?

Zucco: Hayat mı?

Kız Çocuğu: Evet, hayat, işin, neyle uğraşırsın, nasıl para kazanırsın, herkesin yaptıklarını nasıl yaparsın?

Zucco: Ben herkesin yaptığını yapmam.
s.35

Zucco’nun kız çocuğuyla olan bu diyalogun sonunda; Koltès, oyunun belki de en sert düşüncesini vurgular: ”Ben herkesin yaptığını yapmam.” Kendisinden bu derece emin olan bir insanın yalnızlık karşısında insanları öldürdüğü artık oldukça mantık dışıdır. Gerçek hayattaki cinayetler incelendiğinde, her cinayetin akılın yöntemleriyle tasarlandığını unutulmamalıdır. Hatalar ve yakalanmalar, duygusal buhranlar sonucu gerçekleşir. Zucco’da bunu bildiği için düşüşünü toplum eliyle değil, kendi eliyle gerçekleştirir. Soylu bir katil. Katilin soylusu olur mu diye böbürlenmeyin! Olur, Roberto Zucco bunun en iyi temsilcisidir. Görmek niyetindeyseniz, salona şöyle bir uğrayın ve katili görün. Ondan değil ama kendinizden korkacağınızdan eminim. Katili izlemek onun gözlerine bakmak bir kez daha söylemek istiyorum, yürek ister.
Sahnelerin sıralanmasında, Koltès’in oyunu yazarken gerçekten doğru bir kombinasyonu aradığı da bir gerçektir. Nedir bu kombinasyon? Simgesel anlamları ardı ardına dizer.
Beşinci sahneden altıncı sahneye geçişe, oyunu izlerken yahut okurken dikkat etmenizi olarak isterim. İsteğim bencilliktir, kendini beğenmişliktir.
Ele alınan konuların ortak noktası, Birader sahnesinde kız çocuğunun bakireliğidir. Yani ilkel toplumsal ahlak. Ve bu yüzden sadece abi figürü konuşacaktır.

“Abi: Evlilik için seni korumaya değerdi, evlilik gününe kadar yere utanarak bakman bir işe yarayabilirdi ama artık evlilik işi bitti, böylece diğer şeyler de bitti.” s.40

Oyunun gündemi bakireliğin dişilikten ayrıldığı yerdir. Ve oldukça genç bir dişi kavramının ardından, yaşlı adam kavramı Metro sahnesinde devreye girer. Dişiliği dışlayan kurallar bu kez yaşlılığın korkusuna sarılmak ister. Sanki abinin repliklerinin bittiği yerde, yaşlı adamın replikleri bir günah çıkarma törenidir. Zucco bir tek, yaşlılık korkusunu onaylar; çünkü kıza dişiliği sunan adamın iradesi ancak yaşlılığın yaşama korkusudur.

“Yaşama korku” yaşlılıktan korkmayı son derece iyi besler. Zucco’nun replikleri öyle bir hal alır ki, romanlarla haşır neşir olan seyirci için sahnedeki katilin, George Perec’in Uyuyan Adam romanındaki karakterine yakınlaştığını gözlemleyebilir.
Kız çocuğu üzerinden yaşlılık onaylanır.
Oyunu olumlu yönde eleştirdiğim ve taraf tuttuğum okuyucu tarafından bilinsin. Oldukça açık seçik olmaya çalışıyorum.
Ve şimdi kız çocuğunun neden Zucco ekseninde yer aldığını belirlemek istiyorum.

“Kız çocuğu: Sen, uzatmalı bir bakiresin, yaşam hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, kendine iyi göz kulak oldun, kendini iyi korudun. Ben yaşlıyım, tecavüze uğradım, kayboldum, kararlarımı kendi başıma veriyorum… “ s.44

İki Kız Kardeş sahnesi, tarafların ve sınırların belirleşmesi ve seyirciden onay bekleyen bir düşünceyi taşır. Yani güzellik ve çirkinlik neye göre kötü, neye göre iyidir. Kimin varoluşu daha gerçektir, ilkel ahlak mı? Irzına geçilen birey mi? Bu yüzden Afrika imgesinin üzerine karları düşürür yazar, bu yüzden sıcak olanı soğuk olanla zevkle seviştirir. Tüm bu sorular, açık ve kesin bir biçimde Koltès’in Zucco’sunda nefes alır ve cevapları sizin akılınız dürüstlüğündedir.
Oyunda dikkatimi çeken bir diğer önemli unsur, onun işlenişi ve yalınlığıdır. Bu unsur, varoluş felsefesinin bilinçli bir şekilde oyuna eklenişidir. Sahne isimlerini hatırlayalım… Metro, hızı ve yeraltını dolaşır ve Zucco’nun korkusunu vurguladığı on ikinci sahne Gar, bekleyişi, başkasının onayını ve yeryüzünü dolaşır. Hatta sadece orada durur. Koltès, bu sahnede Zucco’yla Bayan arasında öyle bir diyalog başlatır ki, bu varoluş felsefesinin iskeletidir aynı zamanda…

(Metro’dan sonra Gar’ın gelmesini diyalogları gördüğünüzde kolaylıkla onaylayabilirsiniz. )

Zucco: Roberto Zucco
Bayan: Niye devamlı bu adı tekrarlıyorsunuz?
Zucco: Unutmaktan korkuyorum, ondan.
Bayan: İnsan adını unutmaz. İnsanın en son unutacağı şey bu olmalı.
s.63

Kimlik kavramı repliklerle ters düz ediliyorsa, bunun adını varoluşun iskeleti koymakta herhangi bir sakınca ve korku duymuyorum.
Eleştirimin sonuna yaklaştığımda yazının başında belirttiğim taraflardan hangisine yöneldiğinizi oyunu izleyip ya da okuyup yorumladıktan sonra kesinleştireceksiniz. Ben sadece kişisel düşüncemi eleştiriye açmakta ve bu oyunda katili yaratan Koltès’in aklının yanında yer almaktayım. Çünkü bir katilin düşüşünü bir güneşin yükselişi kadar görkemli sunabilen bir yazarı alkışlamak, Zucco gibi bir katili alkışlamakla eş değerde değildir. Hem unutmalıdır ki tiyatro eleştirmenleri Koltès’i böyle bir oyun yazdığı için linç edebilirlerdi, yersiz vasıflarla ve yorumlarla derisini yüzebilirlerdi; ama onun Roberto Zucco’su birçok kez sahnelenmiştir ve sahnelenecektir.
Bernard-Marie Koltès kahramanını yaratırken şu düşüncesinden hiç caymamıştır.

“Tiyatrodan her zaman nefret etmişimdir.”s.9

İlgini çekebilir

Sataş