Lobi Genel Kat 26

Kat 26

dirilten lezizceset Mart 22, 2012
Kat 26

Wim Wendres yine yapmış yapacağını, son filmi ülkemizde ne zaman gösterime girer bilemiyorum ama filmi internet üzerinden edinip izlediğim için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum.

Wim Wenders, bir filmi Pina Bausch‘a ancak bu kadar güzel adayabilirdi.

Yakın zamanda, 30 Ağustos 2009’da aramızdan ayrılan Pina Bausch, Alman Dans Koreografisi ve Alman Dans Tiyatrosunun öncüsü. Dansçıları dünyanın farklı coğrafyalarından sırf onun öğrencisi ve dansçısı olabilmek için Almanya’ya geliyor. Türkiye’de meraklıları dışında fazla tanındığını düşünmüyorum.

Bir kaç dakika önce filmi izlemeyi bitirip, tuhaf etkisi altında mutfağa inip, kahve yapmanın dışında, filmin üzerine birşeyler tuşlamalıyım diye düşündüm.

Wim Wenders modern dans sanatının görselliğiyle sinemanın büyüsünü üzerinize öyle bir boca ediyor ki dans etmemenin ruhunuzda yarattığı boşluğu derinden hissediyorsunuz.

Kış yağmurları, Ada’da hâlâ devam ediyor ama filmin açılışındaki şarkının sözleri bana ilkbaharın o güzel kokusunu hatırlatmakta gecikmiyor.

Yakında yine ilkbahar gelecek.

Çimenler filizlenecek.

Sonra yaz gelecek.

Uzun çimler…

Güneş…

Sonra sonbahar gelecek.

Düşen yapraklar…

Ve sonra da…

Kış.

İlkbahar.

Yaz.

Sonbahar.

Kış.

Pina‘nın dansçılarını izlerken sözcüklere ihtiyaç duymadıklarını farkettim. Seyirci de sözcüklerle pek fazla oyalanmak istemiyor zaten.

Sözcüklerin çoğu kez bir şeyleri harekete geçirmekte yetersiz olduklarını bilirsiniz, Pina da dansçılarını bunu söylüyor, konuşmayı dans etmeye yeğleyen bu görkemli kadın, insanın her zaman ihtiyaç duyduğu dili sahnede yeniden kuruyor.

Wenders‘in filmi dansın sembollere dayanan düzenine eşlik ederek başlıyor. Toprak serpilmiş bir sahne üzerinde, bir kadın, kırmızı bir örtünün üzerine sere serpe uzanmış yatıyor, dünya sanki onun etrafında dönmeye hazırlanıyor gibi. Tıpkı mevsimlerin akışı gibi insan duygularının ihtiyaç duyduğu kıvılcımı hatırlatıyor, sahnedeki toprağa eşlik eden kırmızı. Tutku, acı, şehvet, korku, aşk… İnsanı bir dokunuşuyla alaşağı edebilecek kırmızı. Bir rengin dişiliği ön plana çıktığında geri adım atmamamız, olabildiğince cesaretli davranmamız gerekir.

Doğduğumuz andan itibaren sahip olduğumuz her şeyi feda edebileceğimiz şeyler ararız. Çoğunluk arasında bir birey olmamıza sağlayan şey de içimizde sakladıklarımızdır ne de olsa. İnsan her şeyi herkese anlatmak istemez, sunmak, paylaşmak ve vermek gerçekten seçici olmamız gereken eylemlerdir. Bir kadının yüreğini bir erkeğe sunmasında da oldukça güçlü bir hareket, bedenini ve ruhunu yeniden tanımlayacak bir eylem vardır.

Filmin başında kadın dansçıların her biri bu cesareti sergilemeye çalışır, ama yürek kendisini dışavurmakta her zaman doğru anı bekler.

Bir şeyden kendi çıkarımız dışında vazgeçtiğimizde dünya sanki bizim için etrafımızda kükreyen bir aslana dönüşür. Olup bitenler o kadar yırtıcı olur ki bu vahşete karşı koruyabileceğimiz en değerli şeyin ne olduğunu karıştırırız çoğunlukla.

Filmin sandalyeler ve insanların yalnızlığı adını vereceğim sahnesine ulaştığınızda, gerçekten kimi tutup kiminle birlikte ne kadar süre var olabileceğimizi hesaplamımız gerekir. Adımlarımız ve hareketlerimiz o kadar uyumlu olmalıdır ki karşımıza çıkan ne varsa üstesinden gelebilmeliyiz, çoğu kez de bizi tüm o tehlikelere karşı koruyacak dostlara ihtiyacımız olur. Aynı masaları ve mekanları paylaştığımız insanlar. Kimini çok iyi tanıdığımızı sanırız, kimini ise hiç tanımamış olmayı isteriz. Yanında çıplak kalabilecek kadar güvendiklerimize aşık oluruz. Öyle bir dans başlar, boş sandalyelerin ortasında…

Maketten bir sahne o kadar hızlı bir sahneye dönüşür ki gerçekliğinden şüphe ederiz. Çünkü öfkemiz, kıskançlığımız ve zayıflığımız bizi duvara yapıştıracaktır. Görsel bir dünyanın özlemini gözlerimiz kapalıyken bile isteriz.

Yanımızda birilerini isteriz. En ezeli düşmanlar tarafından etrafımız sarılı olduğunda bir ordunun gelip de bizi kurtarmasını istemeyiz. Sevdiklerimizi ararız, her bomba patladığında, her mermi kulağımızı sıyırdığında, aşığımızın dudaklarını düşleriz, biraz daha cesaret, çünkü kollarım bütün gün seni kucağımda tutacak kadar genç kalmayacak, evet yaşlanacağım ama seninle birlikte sevmeyi de öğreneceğim.

Pina‘nın dansçıları hareketlerini sözlere dökülebilseydi belki bunları söyleceklerdi belki bambaşka şeyleri… Benim hissettiklerim, dans karelerinde…

Korkularımızı geçip kapıdan dışarı çıktığımızda, her zaman hatırlayacağımız anlar olacaktır. İnsan sonsuz uykusuna yatmadan önce kusursuz bir öpüşü ve sevgiyi bir başkasının yüzünde aramaya çıkar. O kadar korkarlar ki birbirlerinden, göz kapaklarının ardındakine bakmaya çekinirler.

Dans etmek bizi çekindiğimiz ve korktuğumuz her şeyden uzakta tutar, zincirleri koparıp ağzımızı bir başkasının ağzına dayayacağımız an yakındır. Kimse yalnızlığını sonsuza kadar göz kapaklarının ardında tutamaz.

Kendini başkalarına sunmak bir eğlencedir ve herkesin yöntemi kendine hastır, kimi gülümseyerek başlar, kimi surat asarak, kimileri ister istemez, ama insan hep birisine yönelmek zorundadır. Kendisinin karşıtı olarak değil, kendisinin parçası bir parçaya sarılarak, sallanır duvarların önünde, sokakta, evde, kendini özgür hissedebileceği, yeni bir dili oluşturacağı dans edeceği yerleri arar, bulur. Tam da orada aşık olur işte. Ruhu ve bedeni dans etmeyi, onun sayesinde, mevsimlerle birlikte öğrenir.

Wim Wenders, dansçıların dans edeceği mekan seçimlerinde fark yaratıyor. Onları metropolun içinde, kimi zaman bir raylı trende, kimi zaman bir fabrikanın yanında, akıp giden trafiğin önünde dans ederken kaydediyor.

İnsan bedenin estetik dışa vurumu kayıt altına alınıyor. Seyirci mekan ve hareketi benimsiyor, hissettikleriyle kendine uygun anlamları yaratıyor. Holywood’un klişelerinden uzakta bir dans filmine dönüşüyor, Pina. Kesinlikle bir müzikal değil. Müzik var ama söz yok. Sadece kadın ve erkek bedeninin uyumuna tanıklık ediyorsunuz…

Boş mekanlar size bir dansçının özgürlüğünü sunduğunda, modern dünyanın güzel şeyler yaratabilmekte ki başarısını kabul etmekte zorlanmıyorsunuz.

Gündelik yaşantımızın bizi içine tıktığı şehirlerden uzaklaşabilmek için kurguladığımız sığınaklarımız, ayakta durma gücümüzü uzatıyor. O kadar çok insan giriyor ki hayatımıza onlarla birlikte yaşlanıyor, acı çekiyor ve feda ettiklerimizi hatırlamak bizi dalgınlaştırıyor. Bedenimiz eskiyor eskimesine ama ruhumuz daha da olgunlaşıyor böylece.

Her şeyi dengede tutmak için hızlandırdığımız yaşantımızı yavaşlatmamız gerekli. Üzerimizdeki bütün sorumlulukları ve yaptırımları dökülmeden tutabilmek için ruhumuzdaki dengeyi bulup bedenimizin nefes almasını ancak bu yolla sağlayabiliriz.

Her şeyin dozunu karıştırırız. Dengeyi o kadar çok arzularız ki zevklerimizi sunmaktan, karşılığını almaktan korkarız. Bedenimiz çok güçlü bir uyaranla karşılaştığında onun gerçekliğini kabul etmekten gerilebilir. Doğru sandığımız hareketler aslında hiç de doğru gelmez. Yanlışlarımızın doğru olabileceğini unuttuğumuzda, korkuyla karşılaştığımızda, yapabileceğimiz tek şey kabullenmektir. Kaçamazsın. Büyümen gerekli. Paylaşman ve yanılman.

Düzenli olan hareketlerimizi bozmak için arada sırada içip delice dans etmemiz, gök gürültüsü ve yağmurun karışıp üstümüze dökülmesini kolaylaştırır. İşte tutkulu bir dansçı, dişi bir kadın karşımızda yanıp tutuştuğunda, ıslandığımızı anlarız, çoktan kendini feda eden aşığın hareketleri, kışkırtan bir dengeyi sunar gözlerimize…

Yağmurun ardından uykusundan uyanan bedenimiz ışığa çok alışık değildir. Hareketlerimizi doğru düzgün belirleyemeyiz. Bu yüzden dengemizi korumamıza yardım eden ellere ihtiyacımız olur. Pencerelerden süzülüp ruhumuzu aydınlatan geniş mekanlarda, varlığımızın anlamını yaşayarak ve yaşlanarak özümseriz. Ölmüş dansçılar bulutların üzerinde dansını sürdürür ve yağmurun ardından güneşli günlere kavuşmak yüzümüzü güldürür.

Wim Wenders, filminin başındaki şarkıya sadık kalır, Pina‘nın dansçılarıyla dört mevsimi sunar bize. Doğa ağlar, gülümser, susar, çoşar… Devinim sürer. Sandalyeler, sembolize ettiği şeyi dönüştürür ama hâlâ hareketin içindeki en önemli nesnedir…

Neşe, sandalyeleri birer birer devirir. Öfke, ortalıklarda yoktur. Her şeyin düzenli akışını yine yüzünü aradığımız ikinci devinim gerçekleştirir. Senin ve benim yıktığımı kaldıracak olan, aynı zamanda rollerin değişeceğini unutmamalı.

Neşe, bize en tutkulu anlarımızı armağan edecektir. Yaşam, o kadar acılı bir değişim geçirir ki sunduklarını alacağını hatırlatmak istemez, bize. Öyle görkemli bakarız ki sevgiyi bize sunana… Gözlerimizin kamaşması bizi sonsuza kadar kör eder. Beden bu yüzden dans edeceği aşkı arar.

Toprağın üzerimize döküleceği, ayakların bizi ezeceği gün kapıdadır. Sevmeyi daha doğru düzgün anlayamamış olmamız bizi sonsuza kadar hapsedecek ölümü anlamamıza yardımcı olmaz. Göz kapaklarımızı kapatmış olduğumuz günlere lanet ederiz.

Huzur bulmak için yattığımız uykularda gerçekten de yalnız değiliz. Aslında bütün o duyguları içinde barındıran kırmızı yeniden karşımıza çıkar. Evet, bir su birinkintisinin yanında, zor atarız son adımları, karakterimiz yer değiştirir ve sadece bir kişinin ağırlığını taşımaya gücümüz kalmıştır. Biri düştüğünde diğeri onu tutacaktır. Dünya son nefesini verecek olsa da hep bir umut vardır, göz yummaya.

Yaşam kusurlarımızı bize unutturacak olan kusursuz bir serüvendir. Bu tepeleri tırmanıp, dağları aşmanın gerekliliğinden değildir. Hareket etmenin devinmenin olağanüstü bir müzik yaratmasıdır. Yaşama gözlerimizi yumarken bizi takip edecek birileri, bizi özleyecek birileri ya da bizi örnek alacak birileri bırakmak önemli değildir ama onlar yine de orada hazır bekleyecek, biraz delirecek, çekingenliklerinden kurtulacak, bedenleriyle zihinlerini serbest bırakacaklardır. Dans edemem diyen sesler, kendi stillerini bulduklarında unutulmaz bir senfoniyi başlatacaklardır.

Bir beatnik’in dediği gibi yaşam Çıplak bir Şölendir. Tadını çıkarın.

Yaşamı görüntülerle adlandırmaya çalışırız. Wim Wenders, Pina Bausch için bir film yaparken modern dansın çok güzel bir kaydını tutar. Göreceklerimiz bir belgesel değil, bir dans filmidir. Pina‘nın dansçıları sayesinde, yaşamın kaçırdığımız ayrıntıları, insan bedeninde sembollere bürünür ve insanın iç dünyasında çatışan duyguların bütün düzensizliğinden bir düzen yaratır beden.

Dans eder, yaz, kış, ilkbahar, sonbahar… Her daim dans eder yoksa insan aciz, karanlık bir varlık olarak eksik kalır. Unutmamamız için son dansı Pina yapar.

“Dans edin, dans edin, dans edin! Aksi halde kayboluruz.”

Pina Bausch

httpv://www.youtube.com/watch?v=CNuQVS7q7-A

İzlediğim bir filmi eleştirmem, bir filmden ne hissettiğimi yazarım.

bi bak istersen

bir iz bırak