Home Genel Bölüm 1 (Gezegenlerin Buluşması)

Bölüm 1 (Gezegenlerin Buluşması)

written by lezizceset Mart 25, 2012
Bölüm 1 (Gezegenlerin Buluşması)

Yatağından kalktı, yorgun ayaklarıyla ilerledi ve parmak uçlarından dışarısını seyretti.

Her şey altı yaşındaki bir çocuğun pencereden dışarısını izlemesiyle başladı. Arabalar akıp gitmekte, küçücük gözüken insanları kurşun askerlerden ayırt etmek olanaksızlaşmaktaydı. Onlara gülümsedi, akıp giden her şeye gülümsedi.
Dışarısını izlemekten vazgeçip koşturarak odanın kapısına yöneldi. Kapıyı zorladı. Defalarca kapıyı zorladı. Açamıyordu. Masanın üzerine bırakılmış kahvaltısını aldı ve yatağının üzerine geri döndü.
Bugün kahvaltıda neler vardı?
İki dilim kızarmış ekmek, tereyağı, bal, dört beş tane yeşil ve siyah zeytin, bir bardak dolusu çikolatalı süt…
Her şey yolunda gözüküyordu. Bir çırpıda kahvaltısını bitirdi, boş tepsiyi masanın üzerine bırakıp gülümseyerek baktığı dünyasına geri döndü.
Küçük adımlarla pencerenin önüne geldi, parmak uçlarında doğruldu, dirseklerini pervaza dayadı. Küçük başını ellerinin arasına yerleştirip gülümseyerek aşağısını izlemeye kaldığı yerden devam etti.
Sadece dedi ben varım burada ne kadar da şanslıyım. Aşağısı ne kadar da kalabalık. Her şey ne kadar da hızlı… Vay bee!
Bu rengârenk küçük arabaları, karşıdan karşıya geçen kurşun askerleri, arada sırada bulutların arasında gördüğü uçan melekleri seviyordu. Kendisini buraya kapatanları da seviyordu çünkü onlar olmasa pencerenin bütün büyüsü bozulurdu.
Pencerenin büyüsü bozulduğunda neler olacağını da biliyordu, birileri o, küçük uykusunu uyurken gelecek ve pencereye perde takacaktı. Böyle olacağını hissediyordu. Kötü bir şeylerin olacağını. Buna göz yummak istemiyordu. O güçlü bir çocuktu.
Ben güçlü bir çocuğum! Diyerek haykırdı odanın içinde. Sesinin odanın içindeki yankılanışı çok hoşuna gitti. Bir kez daha bağırdı: Ben güçlü bir çocuğum! Bir kez daha: Ben güçlü bir çocuğum.
Kapatıldığı bu küçük oda olmasa ne yapardı? Kesinlikle hayal kuramazdı. Hayalleri olmayan bir çocuk. Aman tanrım bu kötü bir şey!

Hayal kurdu. Pencerenin pervazına çıktı. Küçük bedeni oturduğu yere hemen uyum sağladı. Artık aşağısını izlemek daha kolay. Peter-Pan aklına geldi. Hiç büyümeden hep çocuk kalınan olmayan ülkeyi hatırladı. Sonra çikolatadan evlerin olduğu bir başka masalı. Sonra karlar prensinin maceralarını hatırladı. Sonra cüceler ülkesindeki dev Gulliver’in yolculuğunu. Özgür Huckleberry Finn’i. Yalnız başına bir adada kalmış Cruse adındaki adamı. Bir balonla dünyayı seksen günde dolaşanları. Lambanın içinden çıkan cini. Hazineler adasının yolunu gösteren papağını.
Bütün masalları hatırladı. Ona bu masalları anlatanın kim olduğunu bilmeden arabalar ve insanlar aşağıda akarken HATIRLADI.
Ne kadar müthiş dedi. Bunların hepsi gerçek. Anlatıldıklarına göre hepsi gerçek olmalı.

Gözlerini kapadı. Henüz yeni bitirdiği kahvaltısının midesinde yaptığı seyahatin seslerini duydu. Odanın içinde bağırdı: Ben bir Sabahkahvaltısıyım!
Sanki bir masal dünyasının esiriymiş gibi. Sanki büyülü sözcükler BEN BİR SABAHKAHVALTISIYMIŞIM gibi gözlerini açtığında gördüklerine inanamadı.
Karşısındaki binada aynı pencereye ve belki de aynı boyutlarda bir odaya sahip başka birisi belirdi. Onun yaşlarında bir kız çocuğu. O da onun gibi pencerenin pervazına oturmuş ve aşağı bakarak gülümsüyordu.

Göz göze geldi ufaklıklar. Uzun bir zaman her iki tarafta aynı masalları dinlemiş aynı masallara inanmışlardı. Ama tuhaf olan bu ikilinin birbirlerini görmeden önce sanki masalların bir tek kendileri için yazıldıklarını sanmalarıydı. Birbirlerini gördüklerine göre durum anlatıldığı gibi değildi.

Sadece Sabahkahvaltısı için değildi masallar. Masallar Sular Prensesi içinde anlatılmıştı. Şimdi olup biteni ikisi de fark etmiş ve yüzlerindeki gülümseme iki katına çıkmıştı. Yaramazlık yapıp da suçluların asla bulunamadığı bir haylazlık dünyasının kahramanlarıydı onlar.

Oyun dünyaları masalların birbirlerine bağlanmasından masalların iç içe geçmesinden oluşuyordu. Demek ki her şey parmak ucumuzda durup sokağı izlemekle başlamamıştı.
Aslında her şey birer mucize olmalılarıyla ilgiliydi.

Sular Prensesi oyunu başlatan taraf oldu. Pencereye hoh yaptı ve buhar dalgası camı sardı. Sabahkahvaltısı oyuna dahil olmakta gecikmedi. O da bir hoh yaptı ve buhar dalgası camı sardı. Birbirlerini flu görmeleri hoşlarına gitti. Bu oyunu zaten defalarca yalnız başlarına yağmurla birlikte oynamışlardı şimdiyse birbirlerinin oyun arkadaşı olmuşlardı.

Altı yaşındaki hayalperestlerin bir yazı dili olmadığı sanılmasın. Onların boş zamanları çok fazla olduğu için diledikleri gibi yeni diller oluşturmayı başarmışlardır. Hiç zorlanmadılar. Buğuladıkları pencereye kendi alfabelerinin harflerini yerleştirirken.
Sabahkahvaltısı ve Sular Prensesinin alfabesinin adını MERKÜR’DEN VENÜS’E koyuyoruz. Ki daha anlaşılır olsun.

Birbirlerine anlatmaya kaldıkları yerden devam ettikler. Aynı anda konuştular.
Sabahkahvaltısı, Sular Prensesi- Kurtar beni!
Sular Prensesi, Sabahkahvaltısı- Kurtaracam ben seni!
Sabahkahvaltısı, Sular Prensesi- En sevdiğin oyun ne?
Sular Prensesi, Sabahkahvaltısı- Ortaya çıkmak!
Sabahkahvaltısı, Sular Prensesi- En son ne zaman ortaya çıktın?
Sular Prensesi, Sabahkahvaltısı- Şimdi!
Sabahkahvaltısı, Sular Prensesi- Gülümseyelim mi?

Gülümsediler ve aşağıdan akıp giden başkalarının yaşamına dolaylı da olsa dahil olmanın zevkini çıkardılar.
Masal bir kez daha bu kez farklı olmak umuduyla başladı. Birçok masal zamanın acımasızlığıyla unutulup gitti. Kalıcı olan masalların bir sırrı vardı. Bu sırrı her zaman çocuklar bilecekti. Öyle bir anlaşma yapılmıştı, anlaşmanın ne olduğunu herkes bilirdi.

Sabahkahvaltısı ve Sular Prensesi birbirlerini gördüklerinden bu yana geçen süre de odalarının birçok şeyi gizlediğini fark ettiler. Birlikte şarkı söylemek isteseler edemeyecekler. Dans etmek isteseler yapamayacaklarından dolayı başlarının dönüp sarhoş olmaları ertelenecekti. MERKÜR’DEN VENÜS’e alfabesi bir kez daha imdatlarına yetişti, yaramaz ikilinin. Plan şuydu:
Pencereleri açmak.
Korkutucu geliyordu kulağa. Odaları çok yükseklerde bir yere inşa edilmişti. Bunu biliyorlardı çünkü aşağıdaki arabalar Sabahkahvatısı’nın oyuncak arabalarına, süslenmiş şehir hanımefendileri de Sular Prensesi’nin pofuduk ayıcıklarına benziyordu. Korkutucu. Ama değmez mi? Yıllar ve asırlar boyunca sadece bir kez ellerine verilmiş bir şans var.
Birer masal kahramanı olabilirlerdi. Sonsuzluğun içinde birbirlerine diledikleri kadar oyun oynayabilir, eğlenebilir, gülümseyebilirlerdi. En güzeliyse dans etmekti. Bir başka masalın dansı olan BAK-BANA dansının nasıl yapıldığını öğrenebilirlerdi. O zaman yaşamları başka yaşamlarının duygularıyla bir bütünlük haline gelecek ve yenilmeleri olanaksızlaşacaktı. Hem belki bu sayede uçmayı başararak Olmayan Ülke’yi ve Kayıp Çocukları ziyaret edebileceklerdi. Bir balona ihtiyaç duymadan dünyanın her yerini dolaşmaları da olasıydı. Hem de Seksen Günde değil Bir Günde. Hele Hazineler Adası. Oraya saklayacakları çok önemli sırları olacaktı.

İkisi de ayağı kalktı ve pencerelerini sonuna kadar açtılar.
Ne olduysa da pencerelerin açılmasıyla oldu. Arabaların ve insanların gel-gitleri bir an da durdu. Zaman sanki kendisini korumak istermişçesine aşağıda olup biteni durdurup çok güçlü bir rüzgârı ikilinin yanaklarına dokundurdu. Korkmadılar. Gülümsediler. Aşağı baktılar. Dans Edelim! Dediler. Atladılar.
Sabahkahvatısı da Sular Prensesi de aşağı düştüklerini biliyorlardı. Birlikte düşüyorlardı. Elleri birbirlerini yakaladığında BAK-BANA dansı başlamış oldu. Hiç korkmadan birbirlerine baktılar. Her şeyin nerede başlayacağını ve nerede biteceğini biliyorlardı. Arabalar ve insanlar giderek büyürken Sabahkahvaltısı ve Sular Prensesi de büyüyordu.
Pencere açılmış, serbest kalan yıllar onları çocukluktan ergenliğe geçirmeye başlamıştı.

İkisinin ayakları yere bastığında BAK-BANA dansı tamamlanmış oldu. Sabahkahvatısı Sular Prensesi’nin gözbebekleri içinde gülümseyen yüzünü gördü. Sular Prensesi Sabahkahvaltısı’nın gözbebekleri içinde gülümseyen yüzünü gördü.
Arabaların ve insanların gürültüsü başlayıp müzik sona erdiğinde bundan sonra nasıl bir plan yapacaklarını düşündüler. MERKÜR’DEN VENÜS’E dili işi yaramış gibiydi. Odalar ve pencereler ortadan kalkmıştı.

Karşılarında kocam bir dünya tüm vahşiliğiyle onları bekliyordu.

You may also like

Leave a Comment