Ev Genel Bölüm 2 (Yeryüzünün Komik İnsanları Arasında)

Bölüm 2 (Yeryüzünün Komik İnsanları Arasında)

dirilten lezizceset Mart 26, 2012

Plan yok. Yarın yok. Sorumluluk yok. Bağlılık yok. Büyüdüklerinde ve bir parça çocuk kaldıklarında birbirilerine böyle söylediler. Plan yok.
Planın yapılamayacak oluşu en büyük sırları olacaktı.
Masalımızda sır sözünden sadece bu kadar söz edilecekti.
BAK-BANA dansı bitmiş ve masal dünyaları yeryüzüne yayılmaya Symrna denilen şehirden başlamıştı. Masal, ne kadar şehir dolaşırlarsa o kadar şehre yayılacak, kimsenin gücü anlatılmak isteneni ertelemeye yetemeyecekti. Bu bir savaş değildi ve savaşma yerine çiçek günlerinde olduğu gibi sevmek tercihti.
BAK-BANA dansı Sabahkahvaltısı ve Sular Prensesi’nin yüzlerini birbirlerine yaklaştırmıştı. Evet, ama… aynı zamanda, her ikisini yeryüzünde yalnız başına yürüyen adımlara dönüştürmüştü.
Biri bir su birikintisine basarken. Diğeri bir çimenin üzerindeydi. Biri bir kumsalın kenarında, dalgaların gidip geldiği yerde yürürken. Diğeri bir balo salonundan içeri girmişti.
Biri ayaklarını uzatıp düşlere dalmışken. Diğeri bütün sokakları tanıyabilmek için sokak aralarında koşturuyordu. Biri zıplarken. Diğeri bir müziğe ritim tutturuyordu.
Karşılaşmaları gerektiğinde karşılaşacaklardı.
Masalın mutlu sonla bitmesi gerekliydi.
Evet, mutlu sonla bitmeliydi. Çünkü sevgililer sevgililerini tatlı bir uykunun kollarına küçük bir öpüşle bırakırken bizim masalımız anlatılacaktı.
Mutlu son. Plan yok.

Sabahkahvaltısı ve Sular Prensesi’ni -en son- arabaların son derece hızlı aktığı bir sokağın ortasında baş başa bırakmıştık. Masalı romantikleştirmek için değildi bu. Yoksa çok zorlama bir masal olurdu. Kimse gülmezdi. Annelerin masalı erkek çocuklarına, babaların masalı kız çocuklarına anlatılması yasaklanırdı.

Sabahkahvatısı ve Sular Prensesi’nin ellerini birbirinden ayıran, hız sınırını bayağı aşmış kırmızı bir vosvostu. Vosvos, Sabahkahvaltısı’nı sokağın bir tarafına Sular Prensesi’ni öbür tarafına atmıştı. Arabalar o kadar hızlı bir akış halinde, insanlar o kadar kör bakışlarla hareket ediyorlardı ki ikisinin gözleri birbirlerini defalarca görmek istese de başarısızlığa uğruyorlardı. Uzaklaştırılıyorlardı. Birbirlerinden.

Alt tarafı bir masaldılar. Peki, kim yazıyordu masalı? Neden böyle oluyordu. Biri çıkıp bu olup bitene dur demeyecek miydi?
Gelecekten kimsenin haberi olamaz.
Sular Prensesinin masmavi gözleri vardı.
Çünkü anlattığımız masalda Sular Prensesi’nin gözlerinin masmavi olması çok doğaldı. Bir seçim şansı vardı. Masallarda hep bir seçim şansı olur. Masmavi gözler.
Sular Prensesi masmavi gözleri seçmek istemişti.

Sabahkahvaltısı kendi gözlerine dokunmadı. Onları kestane renginin içinde bıraktı. Bunun sebebi maviyi sevmemesinden değildi. Aksine çok çok çok severdi. Şunlar geçmişti aklından. Eğer benim gözlerim de mavi olursa onu kendimden ayırt edemem. Ayırt edemezsem tamamıyla bana benzer ve o zaman yine yalnız kalırım. Kurtulduğum odaya geri dönmek zorunda kalır, orada her sabah küçük pencereden aşağı bakıp aynı insanların ve arabaların gelip geçişlerini izlemek zorunda kalırım. Sıkılırım. Sıkılmayı sevmiyorum. Sular Prensesi’nin bana bakışını, benimle dans edişini seviyorum.
Bir masal defalarca başlayamaz.

Sular Prensesi mavi gözleriyle bağırdı. Bir dilek tut Sabahkahvaltısı. Bir dilek tut. Kimsenin aklına gelmeyecek bir dilek tut ki hiç kimse o dileği tutmaya cesaret edemesin. Sabahkahvaltısı tuttu. Senden uzaklaşarak seni aramak. Bulmak istemiyorum seni. Gerek yok buna.
Sular Prensesi gülümseyerek gökkuşağının altına parıltılar bırakan meleklerle işbirliğini göstermekten korkmadı ve şöyle söyledi: Bulmak isteyeceksin beni. Dileğiniz yerine gelmiştir Sabahkahvaltısı.
Uzadılar.
Çok kısa bir süreliğine elleri birbirlerini tutamayacak, kolları sarılıp beklemelerini sağlayamayacaktı.
Böylece yeryüzünün en güçlü ışığı kalplerinin içinde oluşmaya başladı. Işığın rengi masalı dinleyenlerin hayal gücüne bırakıldı. Bu, Sular Prensesi ve Sabahkahvaltısının komik yeryüzü sakinlerine yaptıkları küçük bir güneş şakasıydı.

Kırmızı vosvos ayırdı bizi dediler. İkisi de birbirlerinden uzaklaştırıldıktan sonra birçok insanla tanıştı. Uzunlar kısalar çok konuşanlar elleri terleyenler saçları beyaz sarı yere tükürmeyenler çiçek toplayanlar balık biriktirenler ayak izi el izi bırakanlar doğarken ağlamak yerine doktorun suratına kahkahayı basanlar gökyüzünde kendilerine ait bir yıldız arayanlar çöp kutularının içine okyanus yıldızı saklayanlar kardan adam yapıp kartopuyla onu bozanlar… Şöyle dedi Sular Prensesi bizi kırmızı bir vosvos ayırdı. Şöyle dedi Sabahkahvaltısı bizi kırmızı bir vosvos ayırdı. Birbirlerinin uzağında yakınlaştılar.
Onların ayrılık hikâyelerine kimse inanmak istemedi. Oysa gerçekti. Öyle olmuştu. BAK-BANA dansı bitmiş. Kırmızı bir vosvos ikisini ayrı kaldırımların üzerine fırlatmıştı.

İkisiyle dalga geçti yeryüzünün komik insanları. Olur, muymuş canım öyle şey. Peehhhh daha neler neler. Masal mı canım bu. Hiç komik değil. Sizi ciddiye almıyorum beyefendi. Sizi ciddiye almıyorum hanımefendi.
İkisi de belki aynı anda üzüldüler.
Rastlantının bu kadar kuvvetli olması pek inandırıcı değil mi?
Bir masal. Planlanmamış bir şekilde yazılmış.
Üzüldükleri yerde gülümsediler.
Sabahkahvaltısı-Sular Prensesi: Bizi kırmızı bir vosvos ayırdı.

Bu sırada yeryüzüne serbest bırakılmış bir dilek koşuşturmasını sürdürüyordu. Yanıp sönen lambaların yanında gazete kâğıdıyla parlatılmış vitrinlerin önünde yağmur yağdığında göz alıcı elmaslara dönüşen otobanlarda serbest bırakılmış bir dilek koşturuyordu.
Sabahkahvaltısı da Sular Prensesi de dileği hatırlıyordu.

Sular Prensesi okyanusun diplerinde yaşayan ve adı Ondine kuşu diye anılan bir kuşun tüyleriyle doldurulmuş yastığına başını koyup uykuya dalmadan önce, Sabahkahvaltısı’nın komik dileğini hatırlayıp kıkır kıkır gülüyordu. Kıkır kıkır kıkır kıkır…
Sabahkahvaltısı da zeytin çekirdeklerinden doldurulmuş yastığına başını koyduğunda (gerçi çekirdekler biraz başına batıyordu ama olsun varsın) dileğin gerçekleşip gerçeklemeyeceği heyecanıyla kıkır kıkır gülüyordu. Kıkır kıkır kıkır kıkır…

Çok kısa bir zaman sonra birbirleriyle karşılaşacaklarından haberimiz var. Evet. Yarın değil. Şimdi. Şimdi karşılaşacaklar. Uyanacaklar. Yüzlerini yıkayacaklar. Bu sırada Sabahkahvaltısı Sular Prensesi’ni hatırlayacak. Karınlarını doyuracaklar. Bu sırada Sular Prensesi Sabahkahvaltısı’nı hatırlayacak.
Hatırlama işlemleri gerçekleştikten sonra pabuçlarını giyecek ve yeryüzünün komik insanları arasındaki gezintilerine başlamış olacaklar.

Yeryüzüydü burası ve yaşama koşulları gerçekten çok zordu. İkisinin de yaşamını iyi bir şekilde geçirebilmesi, karşılaştıklarında birbirlerine sağlıklı görünebilmeleri için para denilen şeyden kazanmaları gerekiyordu.

Evet, çok üzgünüz masalı dinleyen çocuklar. Üzgünüz yataklarına uzanmış ve birbirlerine gülümseyen sevgililer… Ne yaparsak yapalım bu masala para da bulaşmak zorunda kaldı.
Ondan çok kısaca söz edip bütün ısrarlara rağmen sözünün bir daha geçmeyeceğini sağlayacağız.
Para denilen şey yeryüzünün komik insanlarını şebeğe dönüştüren bir mahlûktu. Anlaşılacağı gibi çocuklar için de sevgililer için de yan etkileri çok kötü bir hastalıktır.
Masalımızın en tehlikeli yerlerinden biri sayılan bu noktada. Sular Prensesi ve Sabahkahvaltısı kazandıkları her para tanesinden sonra ellerini düzenlice yıkadılar.
Yıkama durumu en çok Sabahkahvaltısı’nın işine yaradı ve Sular Prensesinin güzelliğini, neşesini, eşsizliğini defalarca hatırladı. Sadece şans işte. Şimdilik Sabahkahvaltısı’nın yüzüne gözükse de… Sabahkahvaltısı dileğinin yerine gerçekleşmesi için civardaki bütün mumları toplayıp onları yakmaya başladı. Sebep: Mumda yakılan çilekli çubukların denizkızı öldürmemesi içindi.
Çilekli çubukların ne olduğuna gelince buna komik yeryüzü sakinleri si-gar-gara diyorlardı. Yan etkisi ciğerlerin içinde küçük odacıklar açması ve o odacıklara öksüren cinlerin doluşmasını sağlamasıydı.
Evet, masalımız, şans hayaletini Sular Prensesi’ne de gösteriyordu.
Sular Prensesi çilekli çubuklara bayılıyordu. Onlarsız yapamazdı. Si-gar-gara bulamazsa iki gözü iki çeşme ağlamaya başlardı. Bu yüzden Sular Prensesi’nin çilekli çubukları asla ve asla bitmiyordu.
Hani Sular Prensesi’nin ağladığını da kimse görmemiştir. Çünkü Sular Prensesi’nin ağlaması yeryüzünün sel baskınlarıyla karşı karşıya kalması demekti. Bunun gerçekleşmesini de hiç kimse isteyemezdi. Söylentilere göre ölü kaybı bayağı yoğun oluyordu. Bunun bir diğer adı halk arasında kıçına tekme, hadi sana güle güleydi.

Sular Prensesi çilek çubuklarını her tüttürüşünde Sabahkahvaltısı’nı hatırlıyordu. Ama ciğerlerindeki odacıklara dolaşan öksüren cinlere karşı da bir şeyler yapması gerekiyordu. Onun şansı çilek çubukları bulması değil, öksüren cinlerin ciğerleri tarafından dışarı atılmasıydı. Böylece Sular Prensesi’ni öksüren cinler hasta edemiyordu.

Ne tuhaf ikisi de birbirinden uzakta ve ikisine de verilmiş birbirinden farklı birer şans ve birer şansın birer de yan etkisi.
Gece geliyordu.
Gece yaklaştıkça birbirlerini düşleyecekleri an da yaklaşıyordu. Göz kapakları yavaş yavaş açılıp kapandıkça gülümsüyorlardı.

Sular Prensesi- Tatlı uykular Sabahkahvaltısı. Ummuaaaahh! (Öpücük sesi)
Sabahkahvaltısı- Tatlı uykular Sular Prensesi. Muaaaahhh! (Öpücük sesi)

Masalın bu bölümden çıkarılacak gülümseme:
Sular Prensesi kapsar Sabahkahvaltısını.

İlgini çekebilir

Sataş