Ev Genel Bölüm 4 (Denizin Keşfi)

Bölüm 4 (Denizin Keşfi)

dirilten lezizceset Mart 30, 2012

Sabahkahvaltısı için karınca avcılığında yolunda gitmeyen bazı şeyler vardı. Sanki gerçekten de bu işten para kazanmak istemiyordu. Çok yorucu bir işti. Avcı olarak doğduğundan emindi ama henüz neyin avcısı olacağını bilemiyordu. Karınca avcılığı değil. Köpek? Kedi? Zebra? Kaplumbağa? Mikifare? Civciv? Ördek? Tavus kuşu? Şebek? Bir şeyler eksikti neydi bu yaaaa? (Kelimelerin ünlülerini uzatmayı seviyor.) Bir sürü avcılık dalı varken Sabahkahvaltısı’nın bu kadar dalın içinden kendisine bir tane bile seçememesi niyeydi?
Gün başlıyordu ve o, ilk özgür aşkını aramanın yollarını bulmalıydı. Gereksiz işlerle zamanını harcayamazdı.
Özgür aşkın saf izleri.
Sabahkahvaltısı’nın kafasının içinde en parlağından bir ampul yandı ve aşırı yüklenmeden pat diye patladı. Buldu. Sabahkahvaltısı Balık Avcısı olacaktı. Hem böylelikle hem özgürlüğüne adım adım yaklaşması kolaylaşacak. Hem de yeryüzünün akışkan ve de yapışkan yapısından kendisini biraz olsun uzaklaştırabilecekti. Çok mutlu oldu. Tarifi edilmez bir mutluluk. Hani Sular Prensesi’yle karşılaşsa onu dudaklarından çaktırmadan öpecek kadar. Mutluluğun tavana vurması ve tavanı darma duman edip gün ışığını içeri davet eden cinsinden.
Sabahkahvaltısı’nın kalbi küt küt attı. Sırıttı. Sular Prensesi’yle öpüşmek mi? Bu mutluluğun dünyanın her köşesine yayılmasıydı. Sadece dünyaya mı? Kesinlikle hayır. Sürekli büyüyen evrende buna katılırdı. Sokakların öpücük öpücük kokması hiç de fena bir şey sayılmazdı.
Sabahkahvaltısı, sırıta sırıta karınca avcılığı işçi tulumunu çıkarıp patronu Fifiksurat’ın suratına fırlattı. Fifiksurat duruma çok şaşırdı. Bağırdı çağırdı. Böyle zamanda böyle bir işi asla başka yerde bulamazsın.
Sabahkahvaltısı kahkahalarla güldü. Hadi canım. Hadi canım yavaştan ikile.
Fifiksurat sinirinden zıplaya zıplaya tuvalete koşturdu. Midesinde böğürüp duran yanmalar meydana gelmişti, bu Sabahkahvaltısı’nın rahatlığından.

Sabahkahvaltısı, yeni işi için emin adımlarla “Mavi Deniz ve Beyaz Köpüklü Dalgalar Şirketi”ne girdiğinde. Denizkızı heykelleriyle süslenmiş ve mavinin her tonunu barındıran bu mekânda aradığını bulacağından emindi. Kumsal kumundan yapılmış gözlüklü sekretere bağırdı. Ben gelmiş geçmiş en iyi balık avcısı olacağım. Sekreter sordu. Randevunuz var mı? Sabahkahvaltısı bir süre düşündü. Yok, ama topladığım bir takım deniz kabukları var olmaz mı?
Sekreter deniz kabuklarına baktı. Kabukların üzerinde hâlâ parlaklığını yitirmemiş kum tanecikleri vardı. Bu bir ilk dedi, hiç kimse bu parıltılara sahip deniz kabuklarını bulamaz.
İşte masalımızın büyülü kısımlarından küçücük bir güzellik daha.
Sabahkahvaltısı’nın deniz kabuklarını bulması rüyalarla bağlantılı. Sular Prensesi, Sabahkahvaltısı korkuyla ondan uzaklaşırken ceplerine bu kabuklardan doldurmuştu. Kabukların ismi de Lovemeloveme idi.
Sekreter, deniz kabuklarını tam alacakken Sabahkahvaltısı sekreterin eline bir şaplak attı. Olmaz.
Sabahkahvaltısı kabukçuklarını ceplerine yerleştirdi. Sekreter küçük dilini yuttu ve balık avcılığı formunu Sabahkahvaltısı’na uzatıp dilinin eski yerine gelip gelmeyeceğini kontrol etmek için tuvalete kadar şey etti. Eeee… Şey etti işte.
Sabahkahvaltısı’nın suratında kocaman bir gülümseme belirdi. Formalite icabı formu doldurmaya başladı.
İsim: Sabahkahvaltısı
Soyadı: Hayallerininpeşindengitmekyeterincegerçek.
(Hep uzun bir soyadı olduğunu düşünürdü.)
Yaş: Yirmi hani bunun üçü.
Sevdiği şeyler: Gülümsemek, masal kahramanı olmak, çizgifilmleri yakından izlemek.
(Acaba dedi Sular Prensesi de böyle şeyleri sever mi?)
Sevdiği balık türü: Dilek yerine getiren denizkızı.
(En çok da hoşuna giden, bu türden sadece ama sadece bir tane olmasıydı.)
Denizin ortasında yalnız başınıza kalsaydınız ne yapardınız: Dalgaları izler, uykuya dalardım. Pusulamı denizin derinliklerine bırakır, kendimi yönsüz kılardım. Dalganın beni götüreceği yeri merakla beklerdim. Kim bilir belki o gizemli tür karşıma çıkar?
(Olabilir miydi böyle bir şey.)
Son soru çok ilginçti.
Nasıl ölmek istersiniz: Aniden denizin ortasında âşık olduğum bir denizkızına bakarak kalp mutluluğundan.

Formun altına gülümseyen suratlı kocaman bir imza attı. Yeryüzünün komik insanları gibi ismiyle soyadını el yazısıyla yazması çok budalaca olurdu. Fifi fifi!
Sabahkahvaltısı küfür mü etti ne?

Sular Prensesi çantasını sevdiği şeylerle doldururdu. Çantasına bir de isim takmıştı: Yüzgeç. Çantasının en büyük özelliği su geçirmesiydi. Böylece çantanın içindeki her şey tazeliğini gün boyunca korurdu. Ayrıca bu çanta kaybolduğunda ya da çalındığında içindeki her şeyiyle yüze yüze eve geri dönmesini becerebiliyordu.
Bugün, yeryüzünde trafik o kadar sıkışıktı ki beş dakikada ancak bir metre ilerleyebiliyordu. Arka koltuktan yüzgeç’i alıp içinden çilekli çubuklardan bir tane çıkarıp çakmağı ateşledi. Mavi bir alev, çilekli çubuğun ucunu yaktı ve kırmızı izmarit kendisini belli edince Sular Prensesi trafik mırafik neyse unuttu. Çok sevdiği çakmağını cebine koydu. Limonağaçlı şarkı bitmiş ve aristokrat bir İlgiliz grubunun “bu konfor hiçbir şeye değişilmez, nahoş bir uyuşukluk yaratıyor” şarkısını dinlemeye koyulmuştu. İş yerine ulaşana kadar çok fazla vakit geçeceğini biliyordu.
Bir şeyler yapmalı zamanı değerlendirmeliydi. Sabahkahvaltısında yedikleri midesinde guruldadı. Gak yaptı. Yeryüzünün komik insanları, bu melek yüzlü kızın çıkardığı sesi duysalar onu kesinlikle gökkuşağı meleklerinden ayırt edemezlerdi. Elini yeniden arka koltukta oturan yüzgeç’e attı. İçinden küçük sayfalı defterini çıkardı ve dikkatini mavi tükenmez kalemle yazacağı sıradaki korku filmine yoğunlaştırdı.
Cip-cip baktı Sular Prensesi yaratıcı düşlere dalıyor. Kendini otomatiğe bağladı. On beş dakika da bir metre. On beş dakika da bir metre…
Sular Prensesi, yeni yazacağı korku filmine bir isim düşündü. Düşündü. Düşündü. Bu filmle Cannes film festivalinde Avrupa’nın en iyi filmi Dünya’nın en tatli korku filmini çekebileceğini herkese kanıtlayacaktı. Düşündü. Bir isim. Ve buldu: “Yosunlu İstiridyenin İntikamı”
Karakterler: Yalnız istiridye. Katil istiridye. Ödlek istiridye. Yosunlu İstiridye.
Konu: Tuzlu su zehirlenmesinden ölen yalnız istiridyenin arkadaşı Ödlek istiridye katili bulmak için denizin balta girmemiş ormanlarına dalar. Burada Yosunlu İstiridye’yle karşılaşan Ödlek İstiridye korkusundan denizin balta girmemiş ormanlarının daha baltalı köşelerine geçer. Burada katil istiridye ödlek istiridyenin yolunu keser. Böylece Ödlek istiridye anyayla konyanın yerini iyice bellemiş olur. Ama kahraman Yosunlu İstiridye gelir ve Katil istiridye tam Ödlek istiridyeyi öldürecekken katili mıhlar. Mıh! Ve aslında Yosunlu İstiridye’nin Yalnız İstiridye’nin eski aşkı olduğu ortaya çıkar. Bunu öğrenen Ödlek İstiridye dayanamaz ve kendine harakiri uygular. Mutlu son.
Teknik: Korku filmi kanlı olur. Korku filmi korkutur. Korku filmi mutlu sonla bitebilir.
Amaç: Her an her yerde korkut!

Sular Prensesi, kafasında yapacaklarını aşağı yukarı yukarıdaki şekilde tasarlıyordu. Ama çok önemli ve bol ödüllü bir senarist yönetmen olduğu için her an fikrini değiştirebilirdi. Aslında doğaçlama takılmayı severdi ve korku felsefesi: Korku, birinin arkasından çaktırmadan gelip onu pöh yaparak korkutmak kadar özgün bir yapıda olmalıydı.
Cip-cip çok duyarlı bir makineydi. Sular Prensesi’nin fikirlerini gördükçe altını yağladı. Böyle olunca on beş metrede bir yağ bırakarak yere kocaman bir Ödlek İstiridye resmi çizdi. Yağlı boya tekniğinin en uç örneklerinden biriydi.
Sular Prensesi biraz dinlenmek için yüzgeç’ten aldığı çilekli çubuğunu yakmak için arabadan dışarı çıkmıştı. Yere çizilmiş bu sanat eserini görünce çok şaşırdı. Cip-cip’in bu marifetini yeni öğrendi ve aynı zamanda onu takdir etti. Çok fedakârdı çünkü bu eser yağacak ilk yağmurla birlikte silinip gidecekti.
Si-gar-gara bitince arabanın içine girdi. Cip-cip otomatik pilot tavrını sürdürdü ve Sular Prensesi iş yerini arayıp biraz gecikeceğini bildirdi. İşine sadık olan Sular Prensesi’nin bu haberi setteki işçileri sevince boğdu. Böylece birbirlerine sevdikleri fıkraları anlatıp güleceklerdi.
Sular Prensesi’de Cip-cip’in koltuğunu yatak moduna çevirdi. Şekerleme yapmaya başladı.
Masalımız cip-cip’in değişen yatağının özelliklerini anlatmaktan gurur duyar. Öncelikle Sular Prensesi şekerleme yaptığında, yatak Prenses’in sevdiği meyvelerden denizyıldızı şeklinde lolipoplar yapmaya başlardı. Sonra Sular Prenses’in şekerlemesinin tatmin edici geçmesi için arabanın içine denizin sesi doluşurdu. Dalgalar, şıpırtılar, yosunlara sürtünüp kaşınan balıkların sesleri, denizin dibindeki kumsalın sakladığı gizemli fısıltılar…
Sular Prensesi trafik sıkıştığında şekerlemesine bayılıyordu. Uyanınca da bir fırt çilekli çubuk bir şapırtı denizyıldızı lolipopundan tadıyordu. İşindeki başarısının bir sırrı da buydu. Ama en büyük sırı hayallerinin peşinden onu kimse tutmadan koşturmasıydı. Onu hiç kimse durduramazdı!

Sabahkahvaltısı sarı üniformasını Fikfiksurat’ın suratına fırlatıp istifasını basıp sevdiği işi balık avcılığına zevkle başlamıştı. Altına verdikleri pır-pır da suyun üstünde karabatak gibi seke seke gidiyor sonra yavaşlayıp suyun üzerinde küçük salıntılarla sallanıyordu. Deniz her zaman gözüne büyülü gözükmüştü. Güneş özellikle yanmaya denizin ulaşılmaz çizgisinden başlıyor ve söndüğünde bütün deniz ısınmış oluyordu. Yüzme Zamanı.
Sabahkahvaltısı balıkların canını yakmayan olta takımını çıkardı. Ve misinayı (olta takımı eski model misinalardan oluşuyordu. Atmışlı yıllarda çiçek çocuklarının karavanlarla sahil boyu seyahat edip savaşma seviş felsefesine dayalı yaşamlarının en önemli buluşlarından. “Balığı yakala, okşa, denize at.” ) Misinayı salladı salladı ve denizin yakamoz yaptığı koyu kısmına atmayı başardı. Şıptık etti misina denize dokununca. Ve küçük bir dalga giderek büyüdü büyüdü ve sahilde sörf yapan sörfçülerden iyi dualar kazandı Sabahkahvaltısı. Sörfçüler bağırdı: “Uykuların en tatlısında denizkızı göreseciye! Bu tepetakla tat ve denizin üstüne yavaşça otur hareketi senin için.” Bu gibi sevinç gösterilerinde bulundular. Ama Sabahkahvaltısı’nın umurunda olan denizkızları değildi. İlgilendiği tek bir tür vardı. Eşsiz ve en imkânsız olanı. Bir türle tanımlanamayacak bir denizkızı, onun kalbi çok önceden Sular Prensesi’ne aitti. Dansların en güzeliyle başlayan bir aşk.
Sabahkahvaltısı, oltasının ucunu pır-pır’ının ortasına çaktığı çiviye bağladı. Çok tehlikeliydi. Çivi yerinden çıkarsa, pır-pır’ı batma tehlikesi yaşayabilirdi. Ellerini kullanmakta gayet başarılı olan Sabahkahvaltısı, pır-pır’ının batma tehlikesinden kurtuldu. Ve ayaklarını uzatarak konforu hiçbir şeye değişilmez, nahoş bir uyuşuklukla şekersizlemeye yattı. (Masalcının notu: şekersizleme, balık avcılarının telepatik olarak balıklarla iletişime geçme hali, bir nevi rüya esrikliği. Şekersizlenme yaşanırken bir balık avcısının uyandırılması onun aniden kalp mutsuzluğundan ölmesine yol açabilir. Şekersizlenme sırasında beyin aşırı olarak şeker üretir ve duygu yoğunluğunu denizin derinliğinde araştırmaya başlar. Şekersizlenme kusursuz gerçekleştirildiğinde balık avcıları, balık hafıza deneyimi yaşarlar. Yani balıkların bir saniyede hafızalarının içinde sakladıkları milyarlarca hayali görme şansı. Şu ana kadar bunu gerçekleştiren bir balık avcısına rastlanmamıştır.)

İki çift göz farklı yerlerde aynı anda uykuya daldıklarında bu rüyanın ismi: Denizin Keşfi adıyla anılır. Denizin Keşfi cesaret edilmesi oldukça zor ve heyecan seviyesi hat safhada olan bir semptomdur. Denizin Keşfi herkes tarafından gerçekleştirilemez. Çünkü sözünü ettiğimiz keşif ancak kendiliğinden ve yatılan rüyaların içgüdüsel tepkilerinden oluşur. Planlanamaz. Sınırlanamaz. Zaman kısıtlaması getirilemez. Kaçılamaz. Ertelenemez.

Sular Prensesi ve Sabahkahvaltısı Denizin Keşfini gerçekleştirdiler. Çünkü masallar kesinlikle gerçektir ve yeryüzünün komik insanları ancak masallara inanırlarsa sefil ruhlarını karanlığın içinden kurtarabilirler.
Kendilerini çok zeki sanan budalalar. Deniz Keşfedildi. Onun rengi mavidir. İçinde balıklar yaşar gibi. Aptal aptal salak salak gerzek gerzek fifik fifik diye bağıra dursunlar. Bunların yaşamdan bir bok anlamadıkları, burunlarının sümüklü ve sürekli akan yapısından bellidir. Bu sümüklülere iki çift lafımız vardır: Şamçökeleği Kıçlı.
Genellikle iki çift laf her zaman işe yarar ama olurda yaramazsa ağızlarına yüz mil koşmuş uzun koşu koşucusunun çoraplarını tıkın bu hep kesin ve tatmin edici bir sonuç verir.

Denizin keşfini anlatmak. Yoksa Sular Prensesi ve Sabahkahvaltısı’nın bu keşfi yaşama armağan etmesi mi demeliyiz?
Bir düşünelim. Yok hayır. Hayal edelim.
Evet. Sorunun cevabı ancak bir armağan olabilir.

Keşif başlıyor:
Sular Prensesi ve Sabahkahvaltısı yüzme okulunun bahçesinde buluştular. Güneş, kışın tüyleri diken diken eden küstahlığına aldırmadan Sular Prensesi ve Sabahkahvaltısı’nın içini ısıtıyordu. İçleri de dışları da birdi. Birdirbir.
Masalın bir önceki bölümü iyi dinlemiş olan fırlama çocuklar hemen hatırlayacaktır. Rüyalarda Sular Prensesi bir denizkızına dönüşüyor ve Sabahkahvaltısı Sular Prensesi’nin yüzünü unutuyordu. Bu küçük hatırlatma dikkatsiz kulaklara. Aman dikkat masalımızı ti’ye almazsanız kabakulak olursunuz ve Midas’ın eşekkulaklarıyla toplum arasında gezmek sizi birazcık utandıra bilir.
Birdirbir. Denizkızı yüzme okulunun bahçesine yürüyen kavanozuyla gelmişti. Henüz rüyanın başladığı bu küçük adacığın yüzme okulu kısmına gelebilmesi için böyle bir yöntem bulmuştu. Kuyruğum ıslak mı kalmalı? O zaman biz de ne yaparız? Onu ıslak tutarız. İşte bu yürüyen su dolu kavanozun içinde itiş kakış da olsa bir süre Sabahkahvaltısı’yla birlikte yürüdüler.
Denizkızı dayanamadı. Sabırsız.
Beni boynumdan öper misiniz? Bakalım neler olacak?
Sabahkahvaltısı Denizkızı’nın boynuna yaklaştı. Saçları mis gibi deniz kokuyordu, mavi mavi… Sanki bu koku onu büyülemişti. Öpü verdi Denizkızı’nı. Anaaaaa! Odaaaaa neeee?
Olacak iş değil. Kuyruklar gitti. Kavanozun baskıcı ortamı kayıplara karıştı. İki tane converseli ayak belirdi. Şapadak şapadak. Aaaaa!!!! Çok özür dileriz. Şapadak şapadak kuyruk sesidir. Patadak Patadak demeliyiz.
Patadak patadak.
Artık birlikte yürümek denize kadar daha kolaydı. Denizkızı orada da bir öpücük istediği takdirde Sabahkahvaltısı büyülenecek onu öpücek ve parıltılı kuyruğu onun denize açılması için eski yerine gelecekti.
Deniz kenarına yürürlerken ikisi de Denizin Keşfini gerçekleştireceklerinin farkındaydılar ve bunu birbirlerine söyleme gereği duymuyorlardı. Mavi parıltı uzaklardan onları çağırıyordu. Onlarda keyifli keyifli yürümekteydiler.
Bir an Denizkızının ayağındaki converselerin sağ ayağa bağlı olanı, bağcıklarını çözü verdi. Denizkızı şaşırdı. Bir dakika, dedi. Bağcıklarını bağlamak isterken bir de ne görsün bu bağcıklar konuşan cinsinden ve şımarıklarından…
Gevezebağcık- Bir daha üstüme basacağına bağlasana beni. Canım acıyor yaaa!
Denizkızı, gevezebağcık’a gülümsedi. Özür dilerim seni hemencecik bağlıyorum. Böylece gevezebağcığın gevezeliğine bir çözüm kendiliğinden bulundu.
Üstü havadar bir rüya tiyatrosunun önünden geçtiler. Yeşil çimenlere basmadan yürüdüler. Akışkan arabaların arasından geçerek deniz kıyısına yaklaştılar. Akışkan arabalar rüya alış-verişlerini ileten tekerlekli aygıtlardı.
Komik bir heykel merdivenlerden inmeye çalışıyordu.
Sabahkahvaltısı’nın içinden heykelin kulağına gidip “Sen bir heykelsin. Merdivenden inemezsin.” Diyesi geldi. Kahkahayı bastı. Denizkızı kahvaltıyı elinden tutmadan çekim alanına almış ve onu denizin keşfinin başlayacağı noktaya çekiyordu. Yanlarından bir rüya mağduru geçti.
Rüya mağdurları sürekli gaklayan kişiliklerdir. Yaşamlarının bir yerinde hayallerinin peşinden gitmeyi bıraktıkları için böyle bir lanetle rüyalar arasında dolaşırlar. Halk arasındaki ismini merak edenler varsa hemen hatırlatalım garlaturpgurlaturp.

En sonunda, Denizkızı deniz kokusuna duyarlı burnuyla Sabahkahvaltısı’nı kutsal bir koya getirdi. Sözünü ettiğimiz –kutsal- kelimesi –kumsal- kelimesinin mutasyona uğramış halidir. Birisi kumlardan oluşur yani kumsal. Diğeri, yani kutsal, rüya içgüdüsüyle yaratılır. Rüya içgüdüsü Denizin keşfini başaranlara özel bir mucizedir.

Denizkızı ve Sabahkahvaltısı’nın kutsal yerleri, rüya içgüdüsüyle kendiliğinden oluştu. Artık ayakta durup yorulmalarını gerektirecek bir sebepleri yoktu. Kutsal yerleri, güneşin sallanışını sürdürdüğü ufka sislerle sonsuzlaşmış denize bakıyordu. Süs olarak martılar, pelikanlar ve karabataklar kullanılmıştı. Arada sırada denize bırakılan gemiler ve tekneler vardı. Ama Denizkızı, “bu arada sırada bırakılanların”, denize zehirli bir yağ bırakmalarından dolayı onları sevmezdi. Zehirli yağ, kötü kişiliklerin kâbus yaratmasına olanak tanıyan bir sıvıydı.
Denizkızı converselerini suyun yüzeyine paralel dokundurarak suyun üzerinde yürümeyi, batmadan koşturmayı hayal etti. Sabahkahvaltısı gülümsedi, üşüdüm dedi. Denizkızı içecek bir şeyler olsa hiç fena olmaz dedi.
Kutsal yerlerini bırakıp sıcak kahve almak için kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçtiler. İkisinin arabaları durdurabilme güçleri vardı.
Kahvelerini plastikten kaplara doldurup kutsal yerlerine geri döndüler. Bir de ne görsünler? Yerlerini değiştirmeye çalışan budalalar üremiş. Deniz, Denizkızı’nı ve Sabahkahvaltısı’nı sevdiğinden Budalaları kutsal yerden sonsuza kadar def etti.
Denizkızı ve Sabahkahvaltısı denizin keşfine kaldıkları yerden devam ettiler. Sıcak kahvelerinden yudumladılar. Çilekli çubuk tüttürdüler. İzmaritlerini denize asla ama plastik kaba evet şeklinde atmaya çalıştılar. Sabahkahvaltısı büyülenmiş olsa gerek, birkaç kez yanlışlıkla çilek çubukların izmaritini denize attı. Denizkızı fark edip üzülecek diye ödü koptu. Denizkızı gülümsedi ve anlayışla karşıladı. Bu sırada yunus adında bir tekne denizin üzerine düştü. İkisi de şaşırdı. Çünkü bu olay, tam da köpekbalıkları ve yunusların savaşlarından konuşurlarken olmuştu. Gülümsediler. İkisi de sözünü ettikleri savaşta çok acılar çeken balıklar tanımışlardı. Denizkızı köpekbalıklarını seviyordu. Sabahkahvaltısı ise yanakları yunusa benzediğinden yunusları seviyordu. Sadece benzerlik yoksa bakış açısının bambaşka olacağını biliyordu.
Köpekbalıklarının soyu 350 milyon yıl önceye dayanıyordu. Yunusların kültürel birikimlerinin bu kadar eskiye dayanmadığını biliyoruz. Savaşı başlatan türler köpekbalıklarından Carcharodon carcharias’tır. Yunusların ise Delphinus delphis. Bu ikilinin arasındaki savaş yüzyıllardır sürmekte, dilden dile dolaşmaktadır.
Öncelikle iki türde birbirini çok iyi tanır. Carcharodon carcharias, Delphinus delphis olmadan var oluşunu ispatlayamaz. Düşmanlardan biri ortadan kalktığı takdir de karşıtlıklar yok olacağından iki türünde gelişimi ortadan kalkar. Bu yüzden Carcharodon carcharias, Delphinus delphis’de savaş halinde ama soylarının devamı için en az ölümcül yaraları birbirlerinin üzerine bırakırlar. Carcharodon carcharias çok hızlı bir yüzücü ve avını yani Delphinus delphis’i baştan çıkarıp parçalamayı sever. Delphinus delphis ise Carcharodon carcharias kadar hızlı olmasa da ağzını iyi kullanır ve Carcharodon carcharias’ın en hassas noktasına (yani karnına) zekâsıyla vurmaya çalışır. Avken bir anda avcıya dönüşebilir.
Türler arasındaki savaş, birbirlerine karşı olan içgüdüsel aşklarından doğar. İki taraf da düşmanını tamimiyle ortadan kaldıracak gücü kendinde bulamaz. Çünkü düşman taraflar aynı zamanda birbirlerine tutkuyla sarılmış âşıklardır.
Yaşamın ironisi masal dünyasının suyunu çalkalarken Denizkızı ve Sabahkahvaltısı savaş hatıralarını kesip lodosun soğuk esintisine daha fazla dayanamadı.
Denizkızı- gülümseyerek. Yosunların arasındaki şeffaf balığının dil çıkarışını göremedin.
Sabahkahvaltısı- gülümseyerek. Sana bakıyordum. Japon saçlarının yüzünü gizlemesine ve aralarından mavi gözlerinin pırıltısına.

İki Aşk yan yana ısınacakları bir mekân bulmak için yeryüzünün kıvrımlarına daldılar.
Ama önce size kutsal yerlerinin adını söylemeden, ikisinin bulduğu sıcak mekândan söz etmemiz yakışık kalmaz.
Denizin Keşfinin yapıldığı yerin adı. İkisinin adından parçacıklar taşıyan bir mindercikti. Minderciğin adına Sabahgüneşisular denildiği gibi, farklı bir telaffuzla Sugüneşisabahlar da denilebiliyordu. Güzel olanı ikisinin de aynı anlama gelmesiydi.

Mekânın pek sıcak olduğundan söz etmemiz güç ama lodosun hasta eden tükürüşünden uzakta olmak mutluluk verici. Denizkızı Deniz çayı içiyor… Sabahkahvaltısı ise Çilekli Kaptıkaçtı. Denizkızının çilekli şeylere bayıldığını biliyor yaaa… Yoksa yoksa Sular Prensesi’nin çilekli şeylere bayılması mıydı? Gülümsüyor… Bunu öğrenmesinin tek bir yolu… Şarkı bitmeden geleceğim. Koştura koştura çıkıyor sıcağımsı yerden ve bir kutu çilekli çubuk alıp geliyor. Denizkızı’nın önüne koyuyor. Şarkı bitmiş. Tühhh!
İkisi de çok mutlu. İkisi de gülüyor. Zaman durduruluyor. Her şey olanaklı. Birbirlerine yaklaşıyorlar uzaklaşıyorlar yaklaşıyorlar uzaklaşıyorlar. Oyun oynaması o kadar eğlenceli ki… o kadar heyecan verici ki…
Masalın içi yavaştan ısınmaya başlıyor. İkisi de üşüyor. Bilerek sarılmıyorlar. Henüz değil. Şu an bacaklarının bacaklarına deyişlerini tanımlamakla meşguller ve Sabahkahvaltısı giderek bu gizemli Denizkızı’nın yüzünü hatırlıyor, çok tanıdık, çok yakın, çok özel. Sezinliyorlar. Hissediyorlar. Biliyorlar. Plan yok. Yarın yok. Sorumluluk yok. Sabahkahvaltısı hatırlıyor mu ne?
Sonra çok sevimli ve birbirine yakışan bir başka iki âşık masalarına oturuyorlar. Sular Prensesi’nin annesi âşıklardan birisi diğeri de annesine âşık olan iyi bir adam. Karşılarında mutlu bir çift var. Sarılıyorlar. Öpüşüyorlar. Ne güzel. Masada aşk mı var ne?

Sabahkahvaltısı ve Denizkızı başlattıkları oyunu sürdürüyorlar. İki yaramaz el.

Hava soğuyor. Bacakları birbirine daha yakın, daha sıcak. Elleri masanın altında. Çok yakın. Sabahkahvaltısı Denizkızı’nın elini hissediyor. Elleri birbirini çekiyor ve birbirini yakalıyor. Sıkıyorlar. Sanki uzun bir yoldan gelmiş ve ayrı kalmış iki aşk. Ne kadar güzeller. Ne kadar mutlular.
Masanın altındaki yaramaz eller. My first freelove. Ellerin birbirine söylediği birçok şey var. O kadar belirgin ki bu haykırış. My first freelove! My first freelove! My first freelove!

Denizin Keşfi, ayrılığın gülümsemesiyle canlılık kazanmadan önce… Sabahkahvaltısı, denizkızının kim olduğunu çözüyor. Sular Prensesi rüyasına Sabahkahvaltısı’nın dileğini yerine getirmek için girmiş. Dileğin tuhaflığıysa kendiliğinden gerçekleşiyor oluşu.
Sular Prensesi, Sabahkahvaltısı’nın koluna giriyor. Sabahkahvaltısı’nın çok hoşuna gidiyor. Hava soğukmuş kararmış ne güzel Sular Prensesi’m rüyamda en güzel, demesiyle birlikte rüya ve gerçeklik arası çalışan otobüs geliyor ve kaçırılıp götürülen bu kez Sular Prensesi oluyor.
Ama Sabahkahvaltısı’nın onu yeryüzünün komik insanları arasında bulması için cebine küçük izler bırakmayı da ihmal etmiyor Sular Prensesi. Mavi alevli deniz çakmağını Sabahkahvaltısı’nın aldığı Çilekli Çubuk kutusunun içinde unutuyor. Unutmak da değil çakmak sanki ikisinin birbirini bulması için orada kalıyor. Bilerek yapıyor. Mavi alevli deniz çakmağı! Denize ait olan her şey ne kadar da baş döndürücü. Önce eşsiz deniz kabukları, sonra mavi alevli deniz çakmağı…
Peki, dünyanın bütün bozulmuş şeylerini alabilen bozuk paralara ne demeli?
Sabahkahvaltısı bozuk şey ticaretinden elde ettiği gelirle Sular Prensesi’ne kocaman bir ev almak istiyor. Cam kolonlarından oluşmuş ve cam kolonların arasına su doldurulmuş. Denize çok yakın. Yüzmek isteyen çıplak girebilir.
Evin içinden dışarıya bakıldığında her şey net gözüküyor. Ama karanlık oyunlar için tasarlanan bu ev dışarıdan içeriye bakıldığında flu gösteriyor. Camev, güneşin doğuşunu da batışını da görüyor ve güneşe istenildiği kadar yaklaştırılıp uzaklaştırılma özelliklerini taşıyor.

Sular Prensesi’nin Şekerlemesi sona erdi.
Sabahkahvaltısı’nın şekersizlemesi sona erdi.
Trafik sıkıştığı gibi açıldı saçıldı ve çıplak kaldı.
Sular Prensesi uyandı ve cip-cip’ten indi.
Cip-cip kendisini nereye park etmesi konusunda bayağı tecrübeliydi. Kendisini park etmeye gitti.
Prenses’te elektronik kapının sese duyarlı kilidini açmak için sihirli kelimeleri söyledi. Bu sihirli kelime açıl susam açıl gibi komik ve de basit bir kod da değildi. Böyle olduğunu sananlar yanılırlar. Kod bir sır olarak saklandığından biz ancak kulağımıza ulaşan çok küçük bir kısmını size aktarıyoruz, sevgili çocuklar ve birbirinin peşinden koşturan sevgililer…
Islakdudaklıdüşleresulugüneşparıltısınıtuzlusularıneskifıkırtısıylaaçınızsaçılınız.
Kodun ancak ve ancak bu kadarını ele geçirebildik.

Sabahkahvaltısı uyandı, eliyle sörfçüler için denizi dalgalandırdı. Misinayı çekti. Yakaladığı altın balıkları dikkatlice akvaryuma yerleştirdi. Çok özel türlerdi, daha iyi ortamda korumaya alınmaları gerekiyordu.

Balık avcılığı, bilindiği üzere balıkçılıktan farklı bir meslektir. Balıkçılar balıkları yemek için avlarlar. Balık avcıları ise onların yaşam alanlarına müdahale etmeden mutlu bir şekilde yaşamaları için yaşamlarını feda edebilecek cesaretteki bir parça çocuk kalmayı başarabilmiş gülümsemelerdir. Balıkçılar yaşamı hiçe sayıp öldürürken balık avcıları yaşamı özgür bırakırlar. Gözkapaklarının açılıp kapanmasından kaçırılmayacak küçücük bir ayrıntı: Balık hafızası yaratıcıdır.

Denizin Keşfi her an için ilktir ve onun yakınlığını, özelliğini babalarınız gelse değiştiremez, anneleriniz çıngar çıkarsa yerinden kımıldatamaz. Mutlu olamayanlar ağızları bir karış açık etrafta şabalak şabalak dolaşır, ne yazık ki ayaklarının bir ritmi bile yoktur.

Denizin Keşfi denize bakan aşkın bakışlarındaki mutluluğu görmekle başlar. Biz buna dünyayı sarması için: Freelovers! Diyoruz.

İlgini çekebilir

Sataş