Ev Genel Kat 38

Kat 38

dirilten lezizceset Nisan 13, 2012

Bir kız yüzünden sinemaya gidemediğim bir gündü. Onun yerine eski kumarhanenin iki penceresinde sigara içip, kahvemi yudumlayıp, müzik dinleyip, kitap okumuştum. Altını çizdiğim sıkı romanlar yatağın orasına burasına saçılmıştı. Günü geceye bağlayacak mavi çizginin üzerinde uyuyabilmeyi düşünmüş, sahilde yürümüş, denizde uzun bir yüzüşten sonra kafamı dinlemeyi ummuştum ama olanak yoktu. Eski kumarhaneyi diskoya çevirmişlerdi. Ben de birşeyler yazmaya uğraşmıştım. Bazen kendimi Kafka gibi hissediyordum ve kendisini onun gibi hisseden bir çok kişiye de rastlamıştım aslında. Benim ki biraz daha ufak ayrıntılarla Şato’nun tepesinde ama yerin altında oluşumdu. Aşkı arayıp aramamk, onu anlayıp anlamamak konusunda kendimi zorlayacaktım. Umutsuz olduğum anları, gizemli mutluluklarla yer değiştmek için elimden geleni yapacaktım. Zaman bulup da bitirebildiğim üç beş hikayeyi dergilere postalamaya devam edecek, güneşin doğması için kendi halimde takılacaktım. Uzaklara doğru açılacaktım.

Artık hayallerinden hiç söz etmemeye başlamıştı. Yaşadığımız sığlıkta kendimizden söz etmeye çalışmak hiç de kolay değildi. İş yaşantısının karmaşasından ve silikliğinden kendimi geceleri yazarak kurtarmaya devam ediyordum. Perdeler çekili, küçük su ısıtıcısı kaynattığı suyun sesini odanın içine yaymakta, yatağımdan kalkıp yeni bir kahve daha hazırlamak ve sessizliği eski şarkılarla bölmeye çalışmak. Zamanda yolculuk eskimiş kumarhane odalarında hala gerçekleştiriliyordu. Odadaki plastik bardaklarım gittikçe azalmıştı. Kurguladığım bütün oyunların dışına çıkıp mavi şemsiyesiyle otobüs durağında bana gülümseyen kızı hatırlamıştım, onunla konuşsa mıydım? Koca şehrin içinde o kadar rahat susturuluyorduk ki yaşamlarımızı bir filmin derinliğine dahi sokamıyorduk. Hep o güzel kızla denizin kenarında dans etmek isteyeceğim, arkadaşça… olanak var mı? Zaman çoktan geçti, bir film karesi gibi bana sadece denizde yalnızca açılmak düştü.
Diskodan gelen boğucu müziğe daha fazla dayanamadım. Duşa girdim. Gecenin rutinini bozmadan düşündüm, bas sesleri ranzamı çatırdattı, soğuk suda, ellerim duvarada, başımdan aşağı geçip giden bütün bedenimi rahatlatan suyun azizliğine adandım.
Aşk konusunda yeteneksizdim. Aramadan bulunması gereken, ayaklarımdan itibaren beni üşütmeyi başaran, dünyanın aşkları, müziğe boğulmuş odanın içinde hayallere dalmamı sağlıyordu, suyun altında, ağzına kadar doldurulmuş yapay güzelliklerin arasında ayrıntılarıyla tamamlayabileceğim bir kıza, aşka ulaşamadım. Yaşam önümden akıp gibiyor ve ben yarı uykulu, ayakları saatlerce yürümüş gibi yorgun, eşsiz bir bekleyiş ustası olarak hiçbir şey yapmıyor, dikilip duruyordum. Huzursuzluğumu ve mutsuzluğumu kuşatan herşeye rağmen beni sarsacak anı bekliyordum. Duştan çıktım, dudaklarımın arasında bir sigaranın sallanmasına izin verdim, bir çırpıda giyinip odadan kurtuldum, otelden ayrıldım, Nick Cave dinledim, yaşamın saçmalık dolu ayrıntılarından almam gereken dozda almıştım zaten, biraz yürümeye ve dağılmaya ihtiyacım vardı. Yerde biriken çoraplar, kirli gömlekler anlatmama yardımcı olduğu kadar yardımcı oldular. Yağmurun yağmasını ummuştum. Jim Morrison’un kızılderilileri vardı. Benimse Antik Yunan’dan kalma yıkılmış mabetlerim, anfi tiyatrolarım, dünyanın ilk ama şimdi boş olan kütüphanelerinden biri, yunan kızlarının esintileri…
Şimdiyse çatı katımda penceremi döven yağmur ve gecenin yalın serinliği…

İlgini çekebilir

Sataş