Lobi Genel Kat 37

Kat 37

dirilten lezizceset Nisan 13, 2012
Kat 37

Bazı şarkılar insanın içindekileri hatırlamasına yardımcı olur. Yaşamın basit ayrıntıları kimliğini bulmasına yardımcı olmuştu. Kendisini insanların arasına attığında onu takip eden varoluşun ızdırabı seçim yapmasını güçleştirirdi. Yoğun bir iş gününün ardından sırtındaki ağrının ona kaybetmiş olduğunu hatırlatmasını garipsemezdi. Sade’ın sözünü ettiği ‘iyiliğin kaypaklığı’ istemeden etrafa yayılmış gibiydi. Kış uzayıp bitmiş evin misafirleri hava sıcaklığına göre değişkenlik göstermişti. Yalnız başına dolaşırken hatta çalışırken bile içinde gezindiği zihni, tutkunun ve aşkın birbirine ne kadar çok ihtiyacı olduğunu ona hatırlatmıştı. Bir yaz, eski kumarhanelerin canlılığını alıp gittiği ölü noktada otele elektrik sağlayan tuhaf makinenin ötesinde, okuduğu kitaplar ve yazdıkları kadar etrafında yaşayanların derinliklerini nerede kaybettiklerini düşünmüştü. Evet, umutsuzluk onu sarmış, o vıcık vıcık zardan kendisini kurtarması zorlaşmıştı. Aşkın sonsuza kadar var olacağı zamana bağlanmış ve böylece giderek körleşmişti. İçindeki cesaretin sigaranın ucundaki kül kadar uçucu olup olmadığını bilmiyordu. Yaratıcılık imkanlarının oldukça uzağında, bir kaç yaz geçirmiş, Ada’ya yerleşmenin yöntemlerini bulmuş ve insanların birbirlerine güvenebileceklerine kendini inandırmaya çalışmıştı. Bir masa ve yazabileceği ferah çatı katına sahipti. İşsizliği kolayca aştığına göre sayfaları yeniden karalamanın, insanların yaşamayı umdukları sade ayrıntıları yazmayı sürdürmeliydi. Günün birinde okunacak bir kaç cümlenin olması dünyanın dönüşünü etkilemeyecekti. Sadece bir kaç kalp cızırdatsa yeterliydi. Sıradanlığa ant içmiş olanlardan uzakta sigaraya yeniden başlamış, onu denize karşı tüttürürken ruhunu tuzlamıştı.

İzmir yolunda Ada’ya otobüs yolculuklarında, tanıdığı bir çok insanın yaşamı hakkında düşündü. Herkesin kendine ait bir sınırı ve kendine yakın bir yol sonu vardı, ama herkes dünyanın onlara kabul ettirdiği genellemenin sıradanlığından kurtulamıyordu. Aylardır içinde uyuduğu lojman odalarının içini sıktığını denize karşı kahvaltısını yaparken anlamıştı. Onu zorlayan anların dışında kendi başına huzurluydu ve yapmak istediği bir çok şeyi savsaklamayı sürdürüyordu. Güzel Sanatlar Fakültesi’nden bir profesörü otobüs terminaline  onu götürecek olan servisi beklerken gördü. Aslında profesör onu fark edip onunla konuştu. Yoksa onun önünden kayıp geçmesini durduracak hali yoktu. Otelde çalıştığını söylediğinde o kadının içinin acımasını, yanmasını, ızdırap çekmesini istedi. Böyle büyük bir kini içimde taşımak için o kadar çok sebebi vardı ki…
Gece vardiyasının sağladığı gündüz boşluğunu kitap okuyarak dolduruyordu. Marcel Proust ve Ola Bauer’in romanlarını yeniden karıştırdı. Gecenin ayrıntıları onu sabaha sürüklerken bir motor sesine karışan rüzgarın hışırtılarını takip etti. Melez bir dilin içinden yeniden doğacağını kabul etti. Eylül ayını geçip Ekim’e başladığında Ola Bauer’in Acemi Pezevenk adlı romanını bitirmiş, Norveç’in soğuk havasından allak bullak olmuş insanların hikayesini dinlemişti. Daha iyi daha özgür bir yaşam için yapılan planların çürütüldüğü altı kişilik odalarda yalnız kalmasını öğrenmiş, Melville’in ve Hemingway’in gemici hikayelerinin içine girerek asi ve yitik bir ruh olmuştu. Yazdığı her anın gerçekliğinden korkarak her şeye gülümsemişti. Çoğu zaman bir kızın gülümsemesine ulaşmak ve onu arzulamak istedi. Sahip olabileceği anların dibine vurmak ve o civarlarda bir süreliğine konaklamak.

“Yazılı sözcükler yaşamlarında hiçbir zaman bir uçan balığın denizin üzerinde beş yüz metre yukarı çıktığını görmemiş olanların boş zamanlarını doldurmak için yazılmışlar. Yapılan işe değer vermeyenler için onlar.”
Ola Bauer, Acemi Pezevenk

Hepimizin aradığı yegane mutluluğun nerede gizlendiğini hiçbir zaman anlayamamışken Norveç’in soğuk toprakları ve kuzey okyanusunun açıklarından Ola Bauer ona sıradan ayrıntılardan söz etmişti.

bi bak istersen

bir iz bırak