Lobi Genel Kat 41

Kat 41

dirilten lezizceset Mayıs 4, 2012
Kat 41

Jack Kerouac’ın Beat Kuşağı adlı oyunun türkçe sunuşundan:

“Jack Kerouac, Neal Cassidy, Allen Ginsberg ve tayfa, bir günü deviriyorlar. Beat’ler yaşamın şiirini yazdıkları sırada at yarışı oynuyor, tanrıdan bahsediyor, caz dinliyor, ama en çok, en çok hayal kuruyorlar. Kaybedecek hiçbir şeyleri yok ve yaşamın sesi, köklenmiş vaziyette.”

Birinci Perde’den itibaren okumaya başladım. Acı bir kahve, üzerinde kızılderili resmi olan Lucky Strike’ım bana eşlik ediyordu. Anlayacağınız otel hayatının yorgunluğundan bohem çatıkatımda güzel bir oyunu okumaya koyulmuştum. Gerçekçi, basit ama yakıcı yaza hazırlanıyordum.
Oyun sabahın ilk saatlerinde Buck ve Jule’un kıytırık bir mutfakta şarap içtikleri bir anda, Milo, Slim ve Tommy’in (şu meşhur frenciler, tren vagonlarına atlayıp Amerika’yı beleşe dolaşanlar) şarapçılara katılmasıyla başlar.

“MILO – … Tanrı biziz, biziz işte, şimdi ve burada, senin de aynen söylediğin gibi Tanrıya ulaşmamıza gerek yok çünkü zaten oradayız biz, ama Buck gerçekten şunu kabul et ki dostum, cennete giden o mınakodumun yolu upuzun bi yol…”
Kült kuşağın yazarı noktalamaları virgülleri pek umursamaz, oldukça gündelik bir dili olduğu gibi yazar. Hiçbir akademik kurum da bu tutumu desteklemez, o halde Beat’leri sevmek için nedenlerimiz anında artar.
Bir satranç oyunu başlar, Jamaica’da koşturmuş bir atdan, at yarışlarının heyecanından, astral yolculuklardan, H.G.Wells’ten konuşulur.
“BUCK – … sana “Tanrı sözcüklerdir” dedirtmeye çalışıyorum…”

At yarışlarına tutkun büyük amcam, onların koşturuşundaki heyecanı keşfetmişti, aynı zamanda ona para kazandıracaklarını ummuştu ama pek büyük hasılatlara haliyle ulaşamamıştı. Beat Kuşağı’nı kuran yazarlar gibi iki sözcüğü yanyana getirip güçlü cümleler de kuramamıştı, belki biraz iyi bir konuşmacı olabilirdi ama bu da yeterli değildi kendi kozasından kurtulup yaşamı kabul etmesine. Oysa ki Buck’ın dediğin her şey açıktı:

“Kaç kere söyledim sana Milo, atları yenemezdin.”

Bir satranç oyuncusuyla at yarışının bağlantısı böylece ortaya serilirdi.

Şarap yerine rakı seçilmişti ve benim dolandığın evrende rakı sözcükleri kağıtların üzerine döktürmez, havaya püskürttürdü, basit bir sigara dumanı gibi herşey yayılıp gider kaybolurdu, şarapsa sözcükleri halının üzerindeki kusursuz lekeler gibi yaşatırdı. Eee? Kalemin yakınlığı şaraptan rakıya uyarlanamamıştı. Kaybeden at yarışı kuponları gezgin Beat’nikler yerine ancak kaybeden iç boş hayatları hızlandırmıştı yalnızca.
Bir kahvaltı masası Amerika’nın topraklarından çocukluk kahvaltımın ayrıntılarına savurmuştu beni, Bodrum zeytinlerinin parlaklığı ve lezzeti, mutfağın çatıya bakan penceresinden kedileri görüşüm ve gece olduğunda dedemle onları balık iskeletleriyle beslemem, her şey bu kadar basit ve güzeldi, geçmişte kalan ayrıntılar gibi hep o sularda yaşayamayacak oluşumun ve parklardaki çocuk seslerinin azalmasının sebebini anlayamıyordum. Ve birinci perdenin sonunda Jule sevdiği kadına şöyle seslenmişti:

“…Kaç kum tanesi var Pasifik Okyanusu’ndan toplanması gereken, sen tüm uzayın boşluğuna milyonlarca litrelik zevk suyunu bırakıverirken ve ne önemi var kimbilir.(İÇER)”

Kahvaltının ardından şarapçılar ve firenciler kendilerini dışarı bırakı vermişti, hem de bir kaç sayfa içinde olup bitmişti, her şey. Ne önemi var ki?
Hipodroma koşulan atlar gibi bir yarıştır hayatımız ve ağırlığımız ölçüsünde galibiyet alacağımız buyrulmuştur. Her şey sürdüğümüz atın nefesine ve nallarının kuvvetine bağlıdır. Birinci perde’nin ikinci sahnesi şarapçıların ve frencilerin arkadaşları Manuel’i de yanlarına katıp yeni bir koşuya ve yarışa hazırlanmalarıyla başlar. Çokça para daha huzurlu bir yaşamı onlara hediye edecektir. Yaşam şans eseri kazanılacak görkemli bir bahistir ve çoğu zaman delice heyecanlanmamız da biraz bundandır. Kimimiz uzun mesailere bir gün zengin olacağı umuduyla bağlanır, kimimiz rastlantı eseri keşfedileceğini umar ve böylece zamanın bizi yıpratmasını yavaşlattığını sanırız. Kaybetmenin ensemizde bıraktığı ıslak terle sonucu elde ederiz.
Öğle vakti içilen köpek öldürenler, akşam sofrasında içtiğim Tellibağ’a benzer biraz daha ve ardından bir sayfa daha okuyup bir bahse daha girilir, yaşamı alt edebilirimler uzar da gider. Uyuşuk Charley Sistemi işe yarar mı, ne kadar kötüsünü yaşarsan o kadar iyisine hak kazanırsın, kısacası durumun oluşturduğu rastlantılarla işaretleri doğru orantıda kullanırsan, yaşamı kazanabilirsin çünkü o seni çoktan yitirmiştir.
Manuel, Dante’nin gizemli sayısı dokuza oynar.
İkinci perdenin ilk sahnesi, mutlu kaybedenlerin çağını başlatmıştır.

“BUCK – Neden tanrı devreye girmiyor parmağını şıklatıp da çat diye durdurmuyor dünyayı?”

At yarışında kaybeden bir adam için cennet bir kızın minicik eteğidir artık. Günümüzün kirli bakışları değildir bu, çapkın bir adamın arzuyu yaşama sokuşudur. At yarışının ardından hediye edilen güzel bir görüntüdür gözün gördükleri. Manuel lafını söyler:

“MANUEL – Sürekli Milo’nun kazandıkça aslında kaybettiği ve kaybettikçe aslında kazandığı hissine kapılıyorum, her şey gelip geçici, elle tutamazsın yoksa acıtır!”

Bu oyun kumarbaz yazar Dostoyevski’ye atıflarda bulunur çoğu kez ve bunu acıtmadan hissetirir de…
İkinci perde yeni bir bahisin başında edilen sözlerle sarsar okuyucuyu ve Manuel’i:

“BUCK – Büyük ve kederli bir bulut, işte olman gereken her şey bu kardeşim.”

William Blake’in Kristal Oda şiirinden parçacıklar başlar, üçüncü yani son perde,

kedere boğdum geçip giden rüzgârı‘, ‘hararetim, hiddetim ve ateşten ellerimle tutmaya çalışırım ben en derinlerde kendimi

Varoluş alaya alınır, ölüm ve ardından gelecek her şey… İlk sahnenin başında sözü edilen papaz tipi son perdeye belki de bu yüzden eklenmiş ve oyunun finalini bağlamıştır. Oyunun ana karakterlerinin birbirlerine sordukları bütün sorular burada komik bir elekten geçirilir ve durum varolmanın komik ironisine dahil edilir.

İlahi adaletin simgesi Papaz’a sorulan sorular, hayli eğlendirir okuyucuyu ve oyunun karakterlerini bunu fark edersiniz, en keskin soruları Paul karakteri sorar:

-Papaz Efendi ben çırılçıplak kalmaya inanıyorum… Ya sen?
-Rüya görür müsün? Rüyalar var mı senin?
-Bana son rüyanı anlatabilir misin?
-Ergenleri bilir misin sen, aya gitmek isterler ya hani, mastürbasyondan haberin var mı, sabah sokağa çıkıp etraftaki kızların o küçük yuvarlak kıçlarının güzelliği karşısında kendinden geçtin mi?
-Budala’yı okudun mu?
-Sence dünya kutsal mı?
-Sence timsah kutsal mı?
-Ve saç kutsal mı?
-Her şey kutsal mı?
-Hipodrom kutsal mı?
Ve dostlar Buck’ın bahçede uyku tulumuyla uyumaya çıkıp flüt çalmasını işitmeleriyle sonlanır ve sabahtan öğlene öğleden geceye akan perdeler bir günü tamamlar, her şey tam da istediğimiz gibi olmuştur:
(DIŞARIDA BAHÇEDEN GELEN BİR FLÜT SESİ DUYARLAR)
“IRWIN – Yıldızların altında flüt çalıyor Buck
PAUL – Neden acaba
IRWIN – Herhalde… bütün bunların anlamını kavramaya çalışıyor… her neyle alakası varsa artık, anladın mı… beden neyse dünya da o ve söyleyebilecek tek şey de bu ha?
PAUL – Evet… öyle herhalde. Sessiz horlayalım olur mu? sessiz horlayalım
IRWIN – Tamam
(FLÜT ÇALAR, PERDE İNER)

LezizCeset

bi bak istersen

bir iz bırak