Ev Genel Kat 43

Kat 43

dirilten LezizCeset Mayıs 28, 2012

Yaza yeni girerken, ben Paul Auster’ın Kış Günlüğü’nü yeni bitirmiştim.

Okumam gereken bir çok romanın başucumda birikmiş olmasına rağmen, kahvemi kupama doldurup, sigarımı yakıp, Auster’ın yaşamından kendi dilinden okuyucusuna aktardıklarını anlamaya çalışmıştım. Kış Günlüğü benimle evin içinde, dışarıda Ada’da dolaşıp durdu. Ülkemi yöneten başbakanın dolduruşlarıyla Auster’ın ismi ülkemde bir süre popülerlik kazandı, ama her zaman olduğu gibi dönüp de bu adam kimdir, ne yazmış, ne düşünmüş denilmedi.

Ben de bu dolduruşların bitmesinden sonra günlük hakkındaki düşüncelerimi  yazmayı kafama koydum.
Bir yazar tarafından yazılmış günlük aynı zamanda yaşamı doğru düzgün kullanmamıza yol açacak bir yol haritası gibiydi. Kaçırılmaması gereken ayrıntılarla doluydu.
Kış Günlüğü, Auster’ın çocukluğunu anlatmasıyla başladı, yazar kendi hafızasında yer etmiş görsel dünyaya yöneldi. Karıncaların o küçük bir çocukken ne kadar da ilgisini çektiğini, zaman geçip de büyüdükçe bu küçük dünyanın kendisinden ne kadar da hızlı ayrıldığından söz etti. Karıncalara olan merakı üç yaşındaki komşusunun kafasına tırmığı geçirmesiyle tamamlandı. Yaralarımız kimliğimize katılacak değerli izler olarak kalıcılığını korumaya benzer yollarla ulaştı. Bazılarımız bisikletten düştü, bazılarımız duvardan… agaçtan düşüp bir yerlerini kıranlar da vardı. Kayıp düşmeler. Kazaların çoğu üzerimizde geçici izler bıraksa da kalıcı olanları genç bir savaş kahramanı gibi hayatımızın sonuna kadar korumak zorunda olduğumuz izlerdi.
Küçük ayrıntıların tamamını fiziksel hazlar ve fiziksel acılar oluşturdu, yaşamımızın parçası ve onu anlamlı kıran küçük ayrıntılar hafızamıza döküldü, kimini isteyerek sildi zihnimiz, kimini ise istemeden. Yara İzlerinin Dökümü dedi buna Auster.
Dışımızdaki izlere kısa zamanda içimize işleyecek izler de katıldı. Dış görünüşün önemi, iç görünüm karşısında güçsüzleşti. Yaşamanın derin anlamının peşinde olanlar, dıştan içe yöneldi. Karşı cinsle ilk karşılaşmamızın ve ilk aşkımızın üzerimizde yarattığı heyecanın görkemli güzelliği… Dişi güzelliğin tanımı Kış Günlüğü’ne düşüldü:

“…senin gözünde dış görünüşün hiç önemi olmadı, önemli olan, kadında keşfedeceğin iç parıltı, onu benzersiz kılan kıvılcım, ortaya çıkan kişisel özelliğin ışıltısı; başkaları senin gördüğün güzelliği görmese de onu senin gözüne güzel gösteren işte o ışıktı ve işte o zaman onunla beraber olmak, onun yakınında olmak için yanıp tutuşurdun, çünkü dişi güzellik hiçbir zaman direnemediğin bir şeydi.”

Çocukluk aşkları, yeni yetme aşklar hepsi ummadığınız kadar hızlı girdi hayatımıza ve o kadar hızlı da terk ettiler. Dışımızdaki yara izlerine alışmamız ne kadar kolaysa içimizde açılan derin yarıkların bize kaybettirdiği kan, damarlarımızdaki dolaşımı yavaşlattı ve kalbimizin daha hızlı atmasını sağladı. Yaşadığımızın farkına vardık.
Rastlantılar ve olasıklarla dolu olmak böyle bir şeydi. Kafaya ve yüreğe atılan her dikiş darbesi, savaş kahramanın portresi gibi bayrağı taşımaya itti, ufak Paul’ü.
Kaybettiklerimiz kadar başka şeylere bağlandık. Alkol ve sigaraya bağlılık yeminimizi ettiğimizde, elimizdekileri tutmak zorlaştı. Boş bir evin içinde, elimizde içki şişesi, dudaklarımız sigaradan kızardı, gözlerimiz dumandan yandı, bunu sevdik, koca boşluğun içinde eskimek. Öksürdükçe yaşadığımızın farkına vardık.

“Öksürdüğünü söylemeye bile gerek yok tabii; özellikle de geceleri, gövden yatay konumdayken öksürüyorsun; nefes borunun iyice tıkandığı geceler, yataktan kalkıp başka bir odaya gidiyor ve balgamı söküp atıncaya kadar deli gibi öksürüyorsun. Arkadaşın Spiegelman (tanıdığın en tutkulu tiryaki), kendisine neden sigara içtiğini soranlara, şu şaşmaz cevabı veriyormuş: “Çünkü öksürmeyi seviyorum.”

Yaşam bize kaçınılmaz hatalar yapmayı öğretti, artık kazara gerçekleştirdiğimiz çarpışmalar, üzüntüler, kalp kırmalar kapı eşiğinden bizi gözetledi. Yaşam ve ölümün iki ikiz kardeş gibi birbirlerine yakınlaştı. Başkalarının hataları yaşamımızı baştan sona etkileyen diğer olayları tetikledi, Auster’ın ailesiyle birlikte geçirdiği araba kazasının ayrıntılarını okurken, sevdiklerimizin başkalarının hataları sonucu elimizden kayıp gidebileceğini ve elimizden bir şey gelmeyeceğini düşündüm. Neyse ki şans hayaletleri Auster’ı ve ailesini korudu, bizi de bir süre koruyacağı gibi. Kazadan sonra Auster bir daha araba sürmemeye yemin etti, güzel bir hayatı yaşıyorsanız aynı kuvvette ölüm korkusunu da içinize katmışsınızdır.
Dokuz on yaşlarınızda hayatımıza giren sıkı yoldaşlar oldu. Sakat bir köpeğin sahibiydik, küçük bir kuşun muhabbetçisi, dostluk denemelerinde başarılı olmayı evcil hayvanlarımızla denemeye kalkıştık. Oysa ki ne kadar emindik, uykuya dalmadan önce sevdiğimiz herşeyin güven altında olacağından…

“… sen sakat köpeğinizin arka bahçede güvenli bir şekilde zincire bağlandığından emin olarak üst kattaki odandan yatarken birden bir vaveyla koptu; evin önünden şiddetli bir tekerlek gıcırtısı geldi, onu tiz sesle bir uluma, acı çeken bir köpeğin uluması izledi ve köpeğin sesini duyduğun anda senin köpeğin olduğunu anladın. Yataktan fırlayıp dışarı koştun, “onunla oynamak istediği” için köpeğin tasmasını açtığını itiraf eden o Velet, o Canavar oradaydı; arabayı kullanan adam da çok sarsılmış ve üzülmüş bir halde oraya toplanmış insanlara çaresiz kaldığını, oğlanla köpek bir anda yola fırlayınca ya çocuğa ya köpeğe çarpmak seçeneğiyle karşı karşıya kaldığını ve direksiyonu kırıp köpeğe çarptığını anlatıyordu; köpeğin, hemen hemen tamamen beyaz olan köpeğin ölmüş, kapkara asfaltın üzerine serilmişti; onu kucağına alıp eve taşırken adamın yanlış yaptığını, köpeğe değil oğlana çarpması, onu öldürmesi gerektiğini gecirdin içinden, köpeğine bunu yaptığı için oğlana öylesine öfkelenmiştin ki, ilk kez bir insanın ölümünü istediğinin farkına bile varamadın.”

Dolaylı yoldan yaşamımızda yarattığımız düşmanlarımızın isimleri de bu tip olaylarla kayda geçildi, varlıkları kötü yaralar olarak hafızamıza kazındı. Bir insanın, belki de bir kaç insanın ölümünün dünya için daha adil olacağı vahşetini kabullenmek istedik. Sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz arasındaki uçurum ummadığımız durumlarda karşımıza çıkmayı sürdürdü. Auster’ın yazdıkları bana bir köpeğe adanmış olan Timbuktu adlı romanını hatırlattı. Hafızamız yitirdiklerimiz üzerinden üretmemize yol açıyordu. Bazen yazmak insanı rahatlatır.

Yitirmemek için bir şeyler için mücadele ve kavga etmemiz gerekti. Gerçek anlamda kavganın boyutu, Auster için her zaman itici olmuştu. Ben de ufak çaplı kavgalara buluşmuş biri sayılırdım ve Auster’ın küçükken hissettiği o duygusal sarsıntıyı aşağı yukarı yazdıklarından hissettim.

“Gerçek kavganın, dövüşün çok sarsıcı duygusal sonuçları olur, yüreğini burkan öfkeleri tetiklerdi ve kavgayı kazansan bile sonunda oturup ağlamak gelirdi içinden.”

Yazarın günlüğünü okurken oturduğum kafenin masasından başımı kaldırıp yan tarafımdaki limana demirlemiş koca gemiye baktım. Mein Schiff adlı yolcu gemisi düdüğünü öttürüp Ada’yı titretmiş ve limandan uzaklaşmaya başlamıştı. Biramdan bir yudum aldım ve okumayı sürdürdüm, çocukluk kavgaları pas geçilmiş, yazar karşı cinse olan ilgisine yönelmişti, çocukluk dönemlerimi hatırlarken kızları öpmek, kızlarla el tutuşmak için duyduğum çocukluk tutkusunun içimden tatlı bir esintiyle geçip gittiğini hissettim. O tutkunun saflığıyla limandaki gemi iyice kaybolmuştu, ama Auster gençliğinde yapmış olduğu gemi yolculuğunu çoktan bana anlatmaya koyulmuştu.

Altmışlı yılların özgürlük kokan yolculukları ve aşkları ona unutamayacağı bir aşk vermişti. Yazar, loş kamaralara dalıp çıkan genç insanlar dolu, arzunun nesnesine dönüşmüş gemide, Atlas Okyanusu’nun derin mavi boşluğundan yeniden doğdu, önceki talihsiz aşk deneyimlerinin üzerini çizdi Renée’yi ve Janet’i tanıdı. Soyunup çarşafların altına girmek her zamankinden daha eğlenceli bir hal aldı. Kadınları anlamaya çalışmak ne kadar da boş bir uğraş olsa da onları anlatmaya çalışmak daha soylu bir davranıştı. Bu yüzden Auster, Paris’te girdiği fahişelerin müşterilerini kısa süreyle götürdükleri hôtel de passe’larda anlamayı değil, anlatmayı seçti. Bir hayat kadına çok güçlü bir aşk besledi.
Paris onun yüreğine güzelinden bir çizik atmıştı, Sandra’yla. Onun bir hayat kadını olması durumu zorlaştırdı. Tutkunun anlamını yitirmediği anları kovalamaya devam ediyordu Auster. Paris ve onun kadınları Auster’ı yüreyen bir adama dönüştürdü, onun tabiriyle:

“…yüreyen bir adam, ömrünü şehirlerin sokaklarında yüreyerek tüketmiş bir adam.”

Yazar bundan sonra yaşamının geçtiği adreslerin bir sıralamasını yapmaya koyuldu. Yaşadığı evlerde bedenini dolaştırması aynı zamanda zihninin de oralarda dolaşmasına izin verdi. Listenin onbirinci sırasında yer alan Louvre Caddesi, 1. Bölge, Paris. Seine nehrine bakan altı katlı apartman dairesinin üst katında bir hizmetçi odasını anlattı, yaş 25 ve yapacak daha çok şey var ama sanki yetişemeyecekmiş gibi yavaşladığımızı sandığımız bir yaş. Genç Auster sürekli adres değiştirmeye başladı. 29, Decartes Sokağı, 5. Bölge, Paris. Saint Martin, Moissac-Bellevue, Güneydoğu Provence’da ıssız bir çiftlik evi.
En sonunda Park Slope’ta bir yer olan, Brooklyn’e kadar toplam 21 farklı adres değiştirmişti, en azından kendisinin saymaya gereksinim duydukları bu kadardı. Son adresini anlattı.

“Yaşadığın yer burası ve merdivenleri inip çıkamayacak hale gelinceye kadar yaşamayı istediğin yer burası. Hayır, daha da fazlası: Merdivenleri emekleyerek, sürünerek inip çıkamayacak hale gelinceye kadar, seni kapıdan çıkarıp mezarına taşıyacakları güne kadar.”

Denize şöyle bir bakıp düşündüm, hayatımda kaç adres değiştirmiştim, bir iki sefer Almanya’ya gitmiş, Türkiye’nin bazı şehirlerinde kısa duraklamalar yaşamış, şimdi de Ada surlarından içeri kendimi attığım yerde, eski insanların Antik şehirlerine yakın, tepelerin arasında kalmış, ıssız bir çatıkatında yaşıyordum. Rutin bir işe, geceleri yazmaya yetecek kadar metrekareye kavuşmuştum. Kendi huzurumu arıyordum, kendi yazma kabileyitimi kimseye kanıtlama ihtiyacı duymadan, biraz Salingervari, biraz hırpani bir yaşamı sürdürüyordum. Çoğu durumda halimden memnundum ama henüz beni taşıyacakları evi belirleyememiştim. Zaman vardı, her şey için yeteri kadar, bir fırtınada uçup gitmezsek o yere de ulaşacaktık elbette.

Uçak yolculuklarını sevmiyordu Auster, uçak yolculukları ona hiç bir yerde olmama duygusu veriyor; yazar, havadayken gerçeklik duygusunu yitirdiğini düşünüyordu,

“kendi varlığın yavaş yavaş içinden süzülüp gidiyormuş gibi geliyor; ama evden çıkıp bir yerlere gitmenin bedeli de işte bu ve sen seyahat etmeyi sürdürdükçe evinin burası ile başka bir yerin orası arasında yer alan hiçbir yer, yaşadığın yerlerden biri olmaya devam edecek”

Bir yerlere ait olma duygumuzu yitirmek gerçekten sinir bozucuydu ve düşünüldüğünde evden her çıkışımızda kendimizi başı sonu olmayan bir hiçliğe sürdük. Çoğu kez bana ait olan odayı terk etmeyi sevmem, onu bir tabut bellememden ötürü değil, yatağa uzanıp sigaramı yaktığımda, ahşap çatının yüzeyi beni derin düşüncelerin içine sürükler ve bulduğum oyun alanını yıkacak kızı bulana kadar da yalnızlığımın devam ettireceğimi bilirim.

Peki her şey nerede başladı?
Auster’ın yanıtı oldukça açıktı. Annesinin ölümüyle karşılaşması, yazarı yaşam ve ölüm arasında bıraktı, yaşamının başladığı yer olan anne karnına göndermelerde bulundu, annesinin ölümü karşısındaki tepkisizliği onu derin bir sessizliğe ve şoka sürükledi, ölümle ilk tanıştığı günden ötürü (bir karış ötesinde duran arkadaşına yıldırım çarpması) onun karşısındaki çaresizliği yıldırımın ikinci kez düşüşü, onu yakıp kavururdu.

Anılarımızın bulunduğu sandığın içinde en değerlileri ailenizin sizin için yaptığı fedakarlıklardı, Auster için annesinin onunla bezbol oynaması, benim için annemin bana kitap okuması, bunlar hali hazırda zamana karşı yapılan fedakarlıklardı. Ebeyevnlerin çoğu çocuklarına karşılıksız sevgilerini sundular ve biz onlar yitip gitmeden olup bitenin pek farkında olmadık, onların nefes alıp verişlerini ve size söylediklerini pek umursamadık.
Bir yakınızı kaybetmek; durumun dehşetini aklımızdan hep uzak tuttuk, ama bu anın eninde sonunda geleceğini de hep bildik.
Yaşam, yaralarını hastalıklar vererek, ayakta durmamız gerektiğini zorlayarak bizi sona hazırladı. Ölüm karşısındaki çaresizlik Auster için panik ataktı. Benim ve senin için henüz belirlenmiş seçeneklerimiz olmaya bilir ama herkesi yakından vuracak değişik silahları vardı yaşamın. Elimizden geldiği kadar iyi değerlendirmeliydik. İnsanoğlu kendi eliyle dünyalar kurdu, cennetler ve cehennemler yarattı, Auster bir elin yaptıkları hakkında çok güzel bir anı-hikayeyi kış günlüğüne düştü:

“…Joyce 1920’lerde Paris’teyken, yani bundan seksen beş yıl önce bir partiye katılmış, yanında bir kadın yaklaşıp, “Ulysses’i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?” diye rica etmiş. Joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, bir kaç saniye inceledikten sonra, “Size şunu hatırlatayım madam, bu el başka işlere de yaramıştır,” demiş.”

Ellerimiz ne çok şeyler yarattı, sevdi, okşadı, dokunup geçti, hayalgücüne bırakılmış Joyce’un açıksözlülüğü Auster’ı etkilediği gibi beni de etkiledi. Bu yüzden Auster, bir elin en sade anlamıyla neler yapacağını ardı arkası kesilmeden sıraladı, koca bir paragrafın sonunu karısına ayırdı, el dokunur ve o his, hayatta olup olmadığımızı, sevip sevemeyeceğimizi anlayacağımız yerdi. Dünya üzerindeki en güzel yerleri dolaşabilirdik, bunlar şehirler, kasabalar, eğlence mekanları olabilirdi, ama yine de en güzel yeri karısının bedenine adadı yazar.
Bu karaktere sahip aşkların gücü nadirdi. Yaşamınızın sonuna kadar sevebileceğiniz kadını arayışınızda, yalnızlığınıza eşlik edecek en büyük tutku, bu olağanüstü durumun kaçınılmaz olmasıydı.
Bekleyişlerin türleri de çeşitlilik gösterdi. Bir taksi beklemek  nadir bir şey değildir, ama Auster için bir ızdıraba ve kaosa dönüştü. Paris’te bindiği taksiden taksicinin nedensiz sebepleriyle indirildi, orada yaşadığı öfke anı, o sıralarda yazdığı romanın el yazmasının bulunduğu bez çantayı taksiye fırtlatmasına, taksiciyle neredeyse birbirlerine girmelerine yol açtı. Sözcükler hareketlerin keskinliği karşısında yetersiz kaldı. Taksici, Auster’ın öfkesinden ötürü tek kelime etmeden arabasına binip uzaklaştı.
Özlemediğimiz anlardı bunlar. Özlediklerimiz ise her zaman yüreklilikle dile gelmişlerdi. Yazarın sigara bağımlılığı örneğin, yaşamımızdaki özgürlük alanları nasıl da kısıtlandı; sağlık, demokrasi adı altında alınıp satılan, bireysel özgürlüklerimize dönüştü. Auster canının çektiğini yerde sigara içmeyi deli gibi özledi. Barış çubuklarımız toplum için söndürülmüştü ama toplum asla iyileşme özellikleri taşımadı. Üzerimizdeki baskıyı arttırdılar ve bundan zevk aldılar.

Özlediğimiz dünya Auster için nasıl 60larsa, yaşımdan ötürü göremediğim o yılları ve gerçekliği özlemek bir yana, 60larda yaşamanın nasıl şey olduğunu deli gibi merak ettim. Özellikle o dönemlerde insanoğlu için aşkın değeri hakkında çoğu zaman düşünceler içinde boğuldum.

“Ama hiçbir şeyi halka açık yerlerde sigaranın yasaklanmasından önceki dünyayı özlediğin kadar özlemiyorsun. On altı yaşındaki ilk sigarandan (Washington’da, arkadaşlarınla Kennedy’nin cenazesine gittiğin gün) geçtiğimiz binyılın sonuna kadar – sadece birkaç istisna dışında – canını çektiği yerde sigara içmekte özgürdün. En başta lokantalarda ve barlarda, ama aynı zamanda üniversite sınıflarında, sinema balkonlarında, kitap ve plak dükkanlarında, doktorların bekleme odalarında, taksilerde, havalimanlarında, uçaklarda, terminalle uçak arasında gidip gelen otobüslerde. Dünya sigara yasağı getiren baskıcı yasalarla belki daha iyi bir yer oldu, ama bir şeyler yitirildi, o yitirilen (rahatlık duygusu mu? insan zaafına gösterilen hoşgörü mü? şenlik mi? bağnazca çile çekmek zorunda olmamak mı?) her neyse onu özlüyorsun işte.”

Sigara bağımlısının günah çıkarması! Auster’la vandalist bir ağız dalaşına giren Başkabak düşünüldüğünde, Auster’ın sigara hakkındaki düşünceleri hesaba katıldığında, Başkabağın söyleyeceklerini merak etmeden duramadım.

Alaycı bir gülümsemeyle çatıkatımda sigaramı tüttürürken Auster’ın duyduğu özlemin nasıl da haklı bir özlem olduğunu anladım, bizi yönetmek bir yana yönlendirme sevdasıyla diplomatların nasıl da kendi anlamsız dünyalarını yaşamımıza empoze ettiklerine canımı sıktım. Günümüz dünyası, tüm o teknoloji ve kapitaliyle hiç olmadığı kadar baskıcı ve kirliydi.
Eskisi kadar isyancı olmadığını anladığında, artık genç olmadığını kavradığında, yaşamının sonunu tasarlamakta gecikmezsin, hayatının sonu için Joseph Joubert’in sözcüklerini tekrarlar Auster, hayatının sonu acıdır. Bütün iç sıkıntısı ve neşesiyle yaşamak o kadar olağanüstü bir deneyimdi ki… Sonuna kadar kabul ettiremeyecektik bunu kendimize.
Şu ana kadar aslında bulduğun kadınların yüreğinde aradığın aşkı yarattın ve şimdi seni bırakıp gidenlere hak verdin. Bekledikleri sevgi senin yaratmış olduğun sevgiden kat be kat farklıydı. İçinde sen yoktun, aslında onlarda senin yanında değildi.

“Bir yabancıyla karşılaştın ve ona aşık oldun, o da sana aşık oldu. Bunu hak etmemiştin, ama hak etmemi de değildin. Öylece olu verdi işte ve buna şans demekten başka yok yok”

Paul Auster karısıyla karşılaşmasını o kadar açık bir dille yazmıştı ki düşgücünün yansımalarını değil, kendisine ait bir gerçekliği yaratan kadını bulmuştu. Gerçekten sevdiklerimiz, gerçekten büyük bir şanstı. İkincisi ya da daha çoğu olmayacaktı ve tercihlerimiz bütün yaşamımızı yönlendirecekti. Kaderin ürktücü trigonometrisi diyordu Paul Auster, yaşamındaki bir çok kırılmaya… Örneğin onu yazamadığı dönemlerden bir dans salonunda izlediği dansçılar kurtarmıştı. Müzik olmadan dans eden dansçılar, onu dolaylı yoldan etkilemiş ve berrak bir zihne kavuşmasını sağlamışlardı. Sadece görüntüler tıpkı küçük çocuğun karıncaları takip etmesi gibiydi. Sözcüklerin yetersizliği onları nasıl kolayca şekle sokacağımızı öğretti, dans eden bir bedenin meydana çıkardığı işaretler, ilkel insanın sözcükleriydi, milyarlarca yıl önceden günümüze kadar seyahatini sürdüren DNAmızın izleri, insanoğlunun ilk çocukları gibi ateş etrafında dans etmek bizi hep hüzünlendirdi, neşelendirdi ve tutkuyla doldurdu, çünkü düşüncelerimiz rüzgarda salınan alev alev ateşten saçlarımız gibi kavrulup durdu.

“Yazmak, dansın daha az gelişmiş biçimidir.”

Kış Günlüğü’nün son paragrafları beni de değiştirdi, hasta bir ruhun yaşamını okumamıştım, ne de ülkem hakkında az bilgiye sahip birini, duygulu bir adamın benliğine olan sadakatini takip ettim, Auster yatağından kalkıp ayaklarını soğuk zemine sürerken, anlıyordu, artık genç değildi, mutlu, huzurlu, yaraları çoktan kapanmış bir savaşçı gibi zamanın önünde dikiliyordu, hayatının kışına adımını atıyordu, kollarının arasında tuttuklarının değerini biliyordu, özgürlüğün değerin biliyordu, kendilerini önemli adamlar gibi gösteren yalancı politikacılar gibi değildi bu adam, nereye ne zaman gitmesi gerektiğini, hangi sözcüğü nasıl kullanacağını bilenlerdendi.
Kitap okumayan bir toplumun kirli torunlarındanım ben de ve üzerimdeki pisliği layıkıyla taşımayı biliyordum çünkü temiz bir kalp ahlak yasalarıyla atmaz, temiz bir kalp ne kadar pisliği damarlarınızdan dışarı bırakacağımızla ilgiliydi…

Paul Auster okuyun, okutun, sadece ülkemin değil, dünyanın böyle yazarlara, onların etkileyici yapıtlarına ihtiyacı var… Okuyun Acıtmaz. Yaşamınıza sahip olduğunuz evlerinizden, arabalarınızdan, eşyalarınızdan daha fazla anlam katın. Anlamsız kalmak, günümüz dünyasının en büyük hastalığı ve bu salgın pek önlenecek gibi değil.

“Bebeğini kollarının arasıda tutuyorsun.
Karını kollarının arasında tutuyorsun.
Yataktan kalkıp pencere giderken soğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. Altmış dört yaşındasın. Dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. Kendine soruyorsun: Daha kaç sabah kaldı?
Bir kapı kapandı. Bir başka kapı açıldı.
Hayatının kışına girdin.

Paul Auster, Kış Günlüğü, sf:195, yıl: 2011

 

İlgini çekebilir

Sataş