Lobi Genel Kat 46

Kat 46

dirilten LezizCeset Haziran 27, 2012
Kat 46

İnsanları kilit altında tutmaya çalışan bir hükümet tarafından yönetile duralım, geçmişe dönüp kitaplığımın köşesinde duran bir kitabı çekip çıkardım ve Richard Brautigan’ın Kürtaj – Tarihi Bir Aşk Romanı’nı yeniden okudum. Kürtaj’ın yasaklanmaya çalışıldığı bu topraklarda 1966’ın Amerika’sı da çok farklı değildi. Kitap yazarın özyaşam öyküsünün gerçeküstü bir atmosfere dönüşmüş haliydi. Delice aşık olduğu kadının özgürlüğü için Meksika’ya bir yolculuk yaptılar.

 

Vida, dünyayı güzelliğiyle etkileyen bir kadındı. Gece geç saatlerde kütüphane’ye bırakılan kitapları toplamakla meşgul bir adamı kendisine kolaylıkla aşık etti, ama bu aşkın 1966’nın görkemli güzelliğiyle birlikte epik bir hâl alışı, günümüzün balon gibi patlayan aşklarından farklıydı. Şehrin ara sokaklarına yerleştirilmiş bu kütüphanenin diğerlerinden farkı onun karakteriydi. Gecenin üçünde getirilen kitaplar, hiçbir yerde karşılaşamayacağımız türdendi. Yaşlı bir kadının getirdiğini kitabın kapağında şöyle yazar: OTEL ODALARINDA MUM IŞIĞIYLA ÇİÇEK YETİŞTİRME. Kit Carson Oteli’nde mum ışığıyla, beş yılda, penceresiz bir odada sevgiyle ve yalnızlıkla yetiştirilen çiçekler, insanlardan belki de daha duyarlıydı. Yaşlı kadına Vida’nın hediyesi, onun yaptığı leziz kurabiyeler ve bir fincan sıcak kahvenin yerini hiçbir şey tutamazdı.

“İnsanın kurabiyeler hakkında bir soru sorup sizi savunmasız bırakması gülünç bir durum.” sf.16

Yazar, kütüphane işine bir OTOMOBİL KAZASI sonucu kavuşmuştu. Hikayesini anlattı:

“Ondan önceki kütüphaneci burada bir yıl çalıştı. Bir otomobil kazasında öldü. Otomobilin biri sürücünün denetiminden çıkıp kütüphaneye çarptı. Her nasıl olduysa adamı öldürdü. Bunun nasıl olduğunu bir türlü gözümde canlandıramıyorum, çünkü kütüphanenin duvarları tuğladan.” sf.20-21

İronik bir iş edinme durumuydu herşey. İronik, bir sevgili bulma durumuna dönüştü. Kütüphane’ye bırakılan kitaplar ve yazarları dünyanın eksik parçalarını tamamlıyordu. Örneğin bir yazar, beş yaşlarında, yazdığı kitabın ismi ÜÇ TEKERLEKLİM. Kitabın içinde yazılı hiçbir şey olmamasına rağmen içindeki çizimler yazarın tabiriyle zürafayı andıran resimlerle doluydu. Ardından yazar kütüphaneye uğrayan kitapları ve yazarları sıraladı:

DERİ GİYEN VE İNSANLAR TARİHİ, S.M.Justice

AŞK HER ZAMAN GÜZELDİR, Charles Gren

STEREO VE TANRI, Saygıdeğer Lincoln Lincoln

GÜZEL GÖZLEME, Barbara Jones

SAM SAM SAM, Patricia Evens Summer

NEBRESKA TARİHİ, Clinton York

GECE BOYUNCA ÖPTÜ, Susan Margar

AMERİKAN GEYİĞİ, Richard Brautigan (yazar kendisini bu kütüphaneye belki de hiç yazmadığı bir kitapla dahil bile etmişti. Kendi hikayesinin içine kendisini bir konuk olarak oturtmuştu)

O KARANLIKLAR KRALİÇESİ, DOSTUM, Rod Keen

ELBİSELERİNİZ ÖLDÜ, Les Steinman

JACK, BİR KEDİNİN HİKEYESİ, Hilda Simpson

DOSTOYEVSKİ’NİN MUTFAĞI, James Fallon (Hayli ilgi çekici bir kitaba benziyordu, Dostoyevski’nin pişirdiği bütün yemeklerin tarifini içeriyordu.)

KÖPEĞİM, Bill Lewis

HOMBRE, Canton Lee (Bir at hırsızını anlatıyordu ve westerndi.)

VİETNAM ZAFERİ, Edward Fox

YAYINCININ MÜREKKEBİ, Fred Sinkus

DOMUZ PASTIRMASININ ÖLÜMÜ, Marcha Paterson

UFO, CBS’E KARŞI, Susan De-Witt

İKİ KERE YUMURTLANAN YUMURTA, Beatrice Quinn

ÖNCE KAHVALTI, Samuel Humber

VERİMLİ ORMAN, Thomas Funnell

YASAL KÜRTAJIN GEREĞİ, Doktor O.

Kitaplar gece gündüz raflara yağdı, kütüphanenin meşhur zili her çalışında, yeni bir roman rafta yerini aldı.

“Ben Vida’yı beklerken, kitaplar yağmurun buraya, yaşamların güzel karanlığına doğru yağdığını biliyorlardı sanki.” sf.27

Kitaplar o kadar çabuk birikti ve alan o kadar hızlı daraldı ki çoğu kitap mağaralarda muhafaza edildi. San Francisco’nun sokaklarından Foster’ın Van’ıyla mağaralara depolandı ve adı sanı bilinmeyen bir çok metin adsız kahramanlarca korunmaya alındı.

Kitabın birinci ölümü kütüphanenin rutin güzelliğine adanmıştı. İkinci bölümün tamamı Vida hakkındaydı. Onun bedeninin dişi güzelliği kutsal bir laneti de ona vermişti, bedenini kütüphanenin arkasındaki odada yazarla birlikte keşfetti ve ilk defa güzelliğinden ve dişiliğinden uzaklaşmadı. Yazar onun yalnızlığına dokundu ve belki de bu yüzden Vida onun kendisini tanımasına izin verdi. Vida, kayıt defterine yazmadan önce mekana hiç kimsenin bakmadığı bir gözden baktı:

“Kendisine de bakmıyordu. Neye baktığını bilmiyorum ama ısrarla bir şeye bakıyordu. Galiba baktığı şey onun içindeydi. Yalnızca onun görebileceği bir şeydi.” sf.36

Vida’nın kendisi, güzellik ve ve beden hakkında yazmaya çalışması, güzelliğin onu kilit altında tutmasından başka bir şey değildi:

“Bütün hayatım yalnızca bir içkenceden ibaretti. Ben, ben bilemiyorum. Bu kitabı fiziksel güzelliğin ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlatmak için yazdım, onu tüm dehşetiyle ortaya serdim.” sf.41

Günümüzde güzellik hâlâ oyuna bir sıfır önde başlamak anlamındaydı. 60’ların dünyasında da durum farklı değildi. Ancak Vida için güzellik kaybetmiş olmaktı. Kitaplarını kütüphaneye getirip bırakan insanların profiline şöyle bir baktığımızda aslında onlar da kazananlardan değil görkemli bir güzellikle kaybedenlerdendi.

“Burası sadece kaybedenlerin kitap getirdiği bir yer.” sf.43

Vida, kütüphaneye yerleşti ve kitaplıkların arasında kafein kraliçesi olarak hükümdarlığını sürdürdü. Aşk, sadece kitaplıktaki kitapların içinde tanımlanmaya çalışılırken, çoktan Vida aracılığıyla varlığını ortaya koymuştu. Kafein kraliçesi olarak anılmaya başlamasının sebebi, aşık olduğu adamı mutfağından tanımaya çalışmasıyla alakalıydı. Her şey oradan başladı, Vida:

“Gerçi bir benzerliğimiz olduğunu ilk bakışta görebiliyorum. Bu dünyaya ait değilsin.”sf.47

Nereye ait olduğumuzu hep karıştırırdık. Sevdiğimiz kişi bizi yüreğinin bir köşesine iliştirdiğinde yerimiz belirlenir ve kaybolmuş olmaktan kurtulurduk. Vida’yla birlikte kahvesine yudumladı ve birbirlerine yaşamlarından söz ettiler. Halbuki ne konuşuldu, hiçbiri yazılmadı, okuyan sadece düşledi. Yabancılar birbirlerine hikayelerini anlatıp seviştiler ve her şey bambaşka bir hal aldı.

TIJUANA’YA DOĞRU GERİ SAYIM

İki bedenin karşılaşması etrafa umulmadık şeyler yaydı. Onların birbirleri karşısında soyunmaları ise özgür bedenlere neden ihtiyacımız olduğunu okuyana hatırlattı. Modern dünyanın bizi kilit altında tutmak istemesinin sebepleri muğlaklığını sürdürdü ama bazı şeyler de gün yüzüne çıktı sanki:

“Bir yabancının önünde soyunmak insanı kendisine ne kadar da yabancılaştırıyor. Bu gerçekten yapmayı planladığımız şey değildi. Bedeniniz adeta kendisinden uzaklaşıp bu dünyaya yabancılaşıyor.” sf.51

Yazar, karşılaştığını güzellik karşısında adeta affalladı. Vida’nın kendisine ve dünyaya yabancılaşmasına dair bir şeyler söylemek istedi. Soyunukken her şey açıktı ve kendimiz hakkında daha fazla yalana tahammülümüz kalmadı.

“Yaşamımızın büyük bir bölümünü genellikle giysilerimiz altında, kişisel bir mahremiyet içinde geçiririz, ancak Vida bu genellemenin dışında kalıyor, onun bedeni, kayıp bir kıta gibi, kendi seçimi olan dinozorlarla tamamlanmış bir şekilde sınırlarının dışında yaşıyor.” sf.51

Günümüz kadını kendi güzelliğinin farkında değildi, hatta günümüz kadını despot yönetimler tarafından baskı altına alınmaya kapatılmaya, kapatılmanın güzel bir şey olduğuna inandırılmaya çalışıla durdu, yazarın yazdıkları tüm despot yönetimlere karşı bir küfür niteliğinde güzel ve cesurdu. Giysilerimizden kurtulmamız kötü bir şey değildi, sevmek ve dilediğince sevişmek de…
60’ların dünyasında Vida güzelliğinin ve kendini bırakmanın büyüsünü unutmuş, kendisinden korkan bir kadına dönüşmüştü. Yazar, aşkla onu bağlı olduğu zincirlerden kurtardı.

“Şimdi de önümde uzanan bedenini almak zorunda kalmıştım ve giysilerini çıkarmam gerekiyordu, ki böylece cehenneme uzanan bir köprü gibi bedenlerimizi birleştirebilelim.” sf.55

Çıplak kalmak, özgürlüktü. Beden başlı başına sonsuz bir sözlük sunmuştu, insanoğluna. Toplumsal cahillik bulaşıcı bir hastalık halinde yayılmasını ve yaşamasını sürdürmüş, bedenlerin birbirini tanıyıp birleşmesini yasak saymıştı. İşte insanlık kendi oyununda kendisine yabancılaşarak böylece kilit altına alındı.

Romanı Güzel Sanatlar Fakültesi zamanında bir arkadaşıma verişimi hatırladım. O kitabı beğeneceğini umdum ve bir daha asla geri istemek gelmedi içimden. Çünkü o kızın da öyle ulaşılmaz bir güzelliği vardı. O kızla konuşmayı sevdim. Feribotta karşılaştığımızda sigara içtik, konuştuk durduk. Kitap da onda kaldı. Bir kaç yıl sonra haberleşmenin bir yolunu bulup kitap hakkında onunla konuştum. Yine geri almadım, kitabın içindekilerle birlikte onun olmasını istedim. Güzel kızların yalnızlaşıp yabancılaşması beni üzmüştü. Kendi hayal dünyamdan ona ulaşamayacak oluşum da kötüydü ama romanlar ve insanlar arasındaki bağlantıyı da böyle anlamıştım. Zihinlerin çıplak kalması gibiydi olup biten her şey. Zamanında bir odada ilk tütselinişimi de o öğretmişti. Ne güzel günlerdi.

“Eğer kafanı başkalarının takıntılarına takarsan tüm dünya devasa bir darağacından başka bir şeye benzemeyecektir.” sf.60

O günlerden beri de başkalarının takıntılarından uzak durdum. Bir şey öğrenmiş gibiydim.

Bence gündemin protestosu şu olmalıydı. İnsanların neden kürtaja ihtiyaç duyduklarını ve bu haklarını neden ellerinden almamak gerektiğini anlatabilmek için… Hödüklerin biraz kafasını sallamalıydık.

“Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm.” sf.63

Kaybolan, öldürülen, çalınan, kötü amaçlar için kullanılan o kadar çocuk var ki kürtaj keşke tek çözüm olabilseydi. Sadece aralık bir kapı. Açık tutulması gereken kapılardan sadece biriydi. Hamileliğe hazır olmayan o kadar genç insan vardı ki… Bir yaşamın sorumluluğunu almak o kadar basit düzeylere çekilmişti ki… Sadece üremenin gelecek kuşaklara güzel bir gelecek sunacağına dair şüphelerim vardı. Elimizdekileri daha doğru düzgün kullanamadan nasıl bir yol açacaktık kendimize. Üreyerek mi? Üredik? Biriktik? Şöyle dönüp bakıldığında bu toprakların nüfusu fazla ama birikimi, düşünsel evrimi hâlâ çok hantaldı.

Vida ve Bay Kütüphaneci, bir bebeğe hazır değillerdi. Vida, kendine yabancılaşmaktan yeni kurtulmuş, yazar da kendisini cahil toplumuna karşı kapattığı dünyada yeniden var etmişti. Neyse ki mağralardaki arkadaşı Foster, onların kurtuluş biletlerini alacak kişiydi. Kürtaj yaptırmak için çıkacakları serüven onun sayesinde gerçekleşti. Mağralardaki kitapların koruyucusu, Van’ıyla gelip onları Meksika’daki Doktor Garcia’ya ulaştıracak kişiydi. 60’larda kürtaj Amerikan sınırlarında yasaktı, 2000’lerden yazmamıza rağmen topraklarımı kirleten bürokratlar kendi halkımı gene sınırların ve yasakların içine tıkmaya çalışmaktalardı.

FOSTER GELİYOR

Bay Kütüphaneci arkadaşıyla telefonla konuşup içinde bulundukları zor durumu anlattı. Foster’ın duruma yaklaşımı çarpıcıydı:

“Kız güzel mi? dedi Foster. “Geceleri tek bir mumla kum fırtınası yaratabiliyor mu?”

Kendi arkadaşını anlamakta zorlanan yazarımızı düşünün bir de yazarın bize Foster’ın sorusuyla saldırışını. Güzellik tanımlarınız ne kadar yaratıcı? Sevdiğimiz kişi hakkında ne kadar fazla düşünceyle boğuşuyoruz? Çok yabancıydım. Dünya’nın sevgi konusundaki sızıntısıyla baş edecek güçte değildik. Bütün güzel duygular eriyip gitti.

Foster, onlara ziyarete ölü bir kızılderiliden alınmış viskiyle geldi. Kürtaj planlarını yaptılar, mağradaki sızıntıdan haberdar oldular. Dünyanın sevgi konusundaki sızıntısından haberdarlardı zaten değil mi?

“Viskin etkisiyle bedenlerimiz ve beyinlerimizin sınırları çamur göletleri gibi yoğun bir kıvama gelmişti.
“Bu çok keyifli,” dedi Vida.” sf. 87

Meksika’nın tıbbi ellerine düşmüşlerdi bir kere. Foster’ın Van’ıyla Meksika’ya San Diago’ya “taş gibi çıplak ve ucuz neonlarla süslü” şehre gidiyorlardı. San Francisco’nın sarı tuğlalı kaybedenler kütüphanesini terk etmeden önce aşıklar birbirlerine tebessüm etti, ikisi de kürtajı kabul etmişti:

“…ikimiz de yapmakta olduğumuz şeye karanlığın içinde gülümsedik. Birbirimizin tebessümlerini göremiyorduk ama orada olduklarını biliyorduk ve bu da bizi, binlerce yıldan beri karanlık gecelerdeki tebessümler, yeryüzünün dertli insanlarını nasıl rahatlattıysa öyle rahatlattı.” sf. 100

Sabah olduğunda kafein kraliçesinden aldığı dersleri uygulamaya koyuldu. Kahve yapmanın basitliği ve onun kokusu sabahı baharatladı. Fiziksel olarak uzun bir yolculuk sayılmasa da zihinsel olarak bir devrimi gerçekleştirdiler. Kahve hazır oldu mu?

“Bunca yıl nasıl olmuştu da kahveyi sadece toz zerrecikleri olarak düşünmüştüm.
Kahvenin süzülmesini izlerken bir süre kahve hazırlama işlemini düşündüm. Bizler giderek müşkülpesent olurken hayattaki bazı şeylerin hep basit kalması ne garipti.” sf.104

Bu paragraf üzerine uzun bir süre düşündüm. Her sabah işe gitmeden önce yudumladığım kahvenin kokusuna daha adil davranmam gerektiğini kavradım. Beni rutine karşı dirilten ne de olsa kafein’nin büyüsüydü. Sabahın ilk ışıklarıyla, yolculuk öncesi Foster’dan gelen sade bir iltifat tüm ihtişamını güzel bir iz olarak bıraktı, romanın üzerine:

“Daha önce hiç görmediğim bir düş gibisin.”sf.107

Vida’nın, bir kadının güzelliğine yapılan sade bir iltifat ezberlene gelmiş bütün sözcüklerden daha anlamlıydı. Böyle bir anlamı taşıyıp yüreğine bırakacağım kadını hayal ettim.

Yolculuk öncesi sürücü koltuğunda olan Vida’ydı. Tijuana yolculuğu başlamadan önce karavanın koltuğuna oturup Van’ın ruhunu kendi ruhuyla birleştiren kadındı. Yolculukları süresince sürüşü ve güzelliği daha ulaşılmaz oldu. Yol üzerinde durdukları terminalde bir şeyler yediler ve içtiler. Vida’nın güzelliği dış dünya için acımasızdı.

“Güzelliği, kendi tarzında ondan ayrı bir canlı varlıkmış gibi fazlasıyla acımasızdı.” sf. 126

Yazar sevdiği kadını öyle güçlü sözcüklerle anlatıyordu ki, üç yıllık kütüphane inzivasının ve yalnızlığının böyle bir mucizeyi yaratmış olmasına şaşırmıştı. Dünya, Vida için yetersiz kalmıştı. Kürtaj olmak için Van’ı havalanına süren ateşli yürek kendi kabuğunu kırmış, kendisine yabancı olmayı bırakmıştı.

“Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Orta yaşlı bir adam, belki de bir satıcı, biz ona yaklaşırken sigara içiyordu. Vida’ya şöyle bir baktı ve sigarayı ağzına isabet ettiremedi.
Vida’nın güzelliği onun dünya üzerindeki kontrolünü kaybetmesine neden olduğu halde, gözlerini Vida’dan ayırmaksızın orada öylece apışıp kaldı.” sf.126.

TIJUANA

Kütüphanedeki yaşantıdan sonra Tijuana’daki hareketlilik yazarın başını döndürdü. 60’larda dünya o kadar hızlıyken kırk yıl sonra her şey su gibi kayıp gidiyordu parmaklarımızın arasından ve bütün güzel ayrıntılar teker teker kaçıyordu.

“Sokaklar arabayla, insanlarla ve olağanüstü bir heyecan sesiyle doluydu.”sf.160

Aşıklar, tozlu yolları aşıp, Dr. Garcia’nın odasındaki gergin bekleyişlerine başladılar. Durum insanı ezen bir ağırlık yaratıyordu. Vida’yı durumun sonuçlarından koruyamamak, yazarı kahretmişti.

“Ne yazık ki aşkın masumiyeti yalnızca yükselen fiziksel bir durumdu, öpücüklerimiz gibi şekillenmiş bir şey değil.” sf.165

Masumca sevişen iki aşığın içinde bulundukları durumdan kendilerini kurtarabilmelerinin başka bir yöntemi yoktu. Özgür bir aşkın özgür topraklar üzerine ayak basmak istemesinden doğal ne olabilirdi.

Dr. Garcia’nın mekanında diğer kürtajlara tanık olmak, sadece kendi korkularıyla değil, diğerlerinin de korkularıyla yüzleşmelerini gerektirdi. Tıbbi olay tamamlandığında yazarın Dr.Garcia’nın yemek menüsünü anlatması belki de derin bir dramatik durumun en sağlam ayrıntısıydı. Biftek. Et. Etin çıkarılıp atılması. Bu yüzden okucunun durumun şiddeti karşısında midesi bulandı. Ama aşıkların Kürtaj hikayesini okumasını sürdürdü.

Kahramanlarımız San Diego’dan ayrılırken şöyle mırıldandılar:

“Hoşçakal, Tijuana. Su ve Ateş Krallığı.”

Onların bir an önce kurtulmak istedikleri krallık, hatırlarken fazla acı çekmek istemedikleri bir mezarlığa dönüşmüştü. Artık Bay Kütüphaneci, bir kahraman; Vida’ysa bir kürtaj aziziydi. Geri dönüş yolculuğunda uçakta onları süzen genç rahibin Vida’nın güzelliğine çarpılması bir sonraki dramatik karşılaşmaydı.

“Tijuana yollarında yorgun ve halsiz düşmesine rağmen, California üzerinden Los Angeles’a doğru gökyüzünde hızla ilerleyen en güzel şey olan zavallı kürtajlı sevgilime ne söylemek isteyebileceğini büyük bir olasılıkla uzun bir süre merak edecektim.” sf. 201

Yazarın not düştüğü yolculuk ayrıntıları okuyanı da meraklandırdı. Her kötü durumun ardından kutsal bir güçle işaretlenmiş gibiydi kadınlar. Havalanından Van’a doğru ilerleyişlerinde yazarın düşüncelerine yürekten katıldım. Binlerce kadın için otoparka bir kadın heykeli yapılmalıydı, aynı yazarın söylediği gibi. Bufano Heykeli.

“Van’a binerken buraya Kürtaj Azizi’nin, her kim olursa olsun, bir heykelinin dikimesi gerektiğini düşündüm. Meksika’daki Dr. Garcia ve asistanlarını bekleyen, saygın ellere uçarak, Ateş ve Su Krallığı’na Vida’yla birlikte yaptığımız yolculuğunun aynısını yapan binlerce kadın için otopartkın bir yerine böyle bir heykel yerleştirilmeliydi.” sf. 208

Despot hükümetler heykelleri yıka dursun, özgür düşünceyi kilit altına alsın, bilinçli insanların sağlık haklarını yasaklasın, onlara yardım eden doktorları tutuklamaya başlasın, herkesi birbirinin aynı cahil kafalara dönüştüre dursunlar… özgür zihin ve özgür insanlar her zaman düşüncelerini aktarmanın ve zincirlerini kırmanın bir yolunu bulacaktı. 60’larda yazılmış bir roman, gücünü kırk yıl sonra aşkla ve acıyla korudu. Kürtaj gündemi başka gündemlerle değiştirilip durdu. Çocukların ve kadınların özgürlüğünden söz etmek bir yana, onların köleleşmesi için toplumun cepleri boşaltıldı.

Kürtaj adlı romanı okurken her sayfa da vandal düşüncelere karşı nefretle güçlenmem bu yüzden kolayca gerçekleşti. Özgür bir yaşama dönmek istemek, her insanın, her kadının hakkıydı. Kürtajı engellemek bir insan hakkı ihlaliydi.

Nasıl anlarsa anlasınlar, ben yaşamı onlar gibi yoz ve tozlu algılamıyorum. Ve Richard Brautigan’ın

“Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm.”

cümlesinin yanına imzamı koyuyorum. 6:45 tarafından yayınlanan bu romanı mutlaka okuyun, acıtmaz. ‘Mutlu insanların öyküsü yoktur’ hatırlatırım.

 

LezizCeset

bi bak istersen

bir iz bırak