Home Genel Kat 48

Kat 48

written by LezizCeset Temmuz 13, 2012
Kat 48

Hayatın bir köşesinde kazanmak için gardını almışlar hakkında iyi filmler artık çekilmiyor. Bir kaç gece önce Being Flynn adlı filmi zevkle izledim. Güzel bir hikaye etrafında gelişti film ilk sözcüklerinden itibaren beni içine çekti.

“Amerika’da sadece üç klasik yazar var. Mark Twain, J.D.Salinger, ve ben Jonathan Flynn.”

Film özünde bir baba oğul ilişkisini seyircisine yansıtıyordu. Ama her karesinde derinliğini korumayı sürdürüyordu. Aile kavramanın özüne iniliyor, sevgi, kabul ediş, vazgeçiş anları… Jonathan Flynn ve Nick Flynn hikayeyi iki farklı koldan anlatıyorlardı. Baba Flynn kendisini gelmiş geçmiş en iyi yazar olarak gösteriyor, Nick Flynn ise onun gerçekleştiremediği başarıyı sergiliyordu. Jonathan (Jon) hiçbir zaman oğlunun yanında olmamış, alkolik ve egoist bir insandı, oğlu onun aksine etrafta olup bitenlere daha duyarlı ve yaşama karşı daha gerçekçiydi.

Filmin başlarında taksi şoförlüğü yaparak geçimini sağlamaya çalışan bir yazar görüyorduk. Uzun vardiyaların ardından evine dönüp bir kaç satır yazabilmek için sessizliğe bel bağlamış bir adam. Ama yaşadığı apartman dairesinde alt komşuları gürültülü müzik aletleriyle onu her defasında deli etmesini başarıyorlardı.

Jonathan’ın evden atılmasıyla onun yıkılışını izlerken, Nick’in annesinin ölümünden sonra yaşama tutunma mücadelesini görüyorduk. Nick çocukluğu boyunca babasının onun yanında olmasını diledi. Babası ona posta kartları, mektuplar yolladı. Onun varlığına özlem duyan Nick de tıpkı babası gibi bir yazar olmaya böylece karar verdi.

Nick düzensiz ilişkilerin peşinde bağlanabileceği şeyleri bir türlü bulamıyordu. Onun filmin bir sahnesinde kafasını aynaya vurması, içindeki benliğin ürettiği nefretten başka bir şey değildi. Nick yaşamı boyunca hep sevgiyi aramıştı. Annesinin ona verdiği sonsuz sevgiden başka bir şey de bulamamıştı bu zamana kadar. Sevgilisinin evinde yaşıyordu, ayrıldıklarından itibaren kendisine kalacak bir yerler aramaya başlamış ve kapısının önünde bıçaklanan bir çocuk yüzünden kapatılmış bir gece kulübünde bir kaç arkadaşıyla yaşamını sürdürüyordu. Yeni arkadaş çevresi karşısına sevebileceği bir kızı çıkaracaktı. Denise.

Nick’in yıllardır görmediği babasının ona geri dönüşü bir hayli ilginç gerçekleşecekti. Onu arayacak kalacak bir yeri olmadığını söylecek, eşyalarını, kitaplarını, kısacası yaşamı boyunca sahip olduğu her şeyi oğluna verecekti. Onu bir kamyonetle almaya giden Nick. Öz babasını yıllar sonra görünce tuhaf bir şaşkınlık yaşayacaktı ama Jon onu yine yalnız bırakıp, çekip gidecekti.

Babasının duvarında asılı kalmış fotoğrafın yıllara meydan okuyan güzelliği ne kadar çok değişe de bazı şeyler kalıcılığını korudu. Harbor Street Inn.’e giden yol uzundu. Önce işini kaybeden Jonathan, geri dönüp bulduğu oğlunda kalmadan ona bir Pollack tablosu hediye edecek, her bezbol topunda hızla değişen baba tiplerinin yerini doldurması gereken adam bir kez daha Nick’i yalnız başına gidecekti. Yaşamın içinde tuhaf bir muamma insanları yeniden karşılaştırır. Söz bozulmadan dediğini yapacaktı. Önce bir takside uyuyan adam, alkollü kullandığı evinden bir kaza sonucu vazgeçmek zorunda kalıp, sokaklarda yatıp kalkmaya başlayınca Jon’un ve Nick’in yolları Harbor Street’in de kesişecekti. Arkadaşım dediği insanlar Jonathan’dan uzakta yaşamlarını sürdürürken o kendisine kalacak bir yer bulamayacak. Sokaklardaki yaşam onu içine çekecekti. Bir evsiz olarak var olmak Amerikan Rüya’sının kalabalıklara armağanıydı ne de olsa. Pollack tablosu gerçek midir bilinmez ama kârların arasından çıkarılıp oğula uzatılan kalem oldukçe keskin ve bozuktur. Bazı insanlar nasıl seveceğini, nasıl hareket edeceğini öğrenemez. Soğuk cümleler anlamı korur.

“Hayat materyal toplamaktır”

Nick, kız arkadaşı Denise sayesinde çalışmaya başladığı evsizleri barınağı Harbor Street Inn.’de babasıyla karşılaşacağını tahmin edemezdi. Yılların ardından karşılaştığı adamın egosu o kadar büyüktü ki onun bir evsiz olmasını hiç kimse bekleyemezdi. Mektuplarda okuduğu adamın kaybedenler kervanına katılması büyük bir ironiydi. Materyal bakımından gerçekten zengindi Harbor Street Inn. fahişelerden, içeri girip çıkmışlardan, hayatın en köşesine itilip tekmelenmişlerden oluşmuş bir güruh. Sadece zaman geçirmeye dönüşmüş bir işin Nick için babasını gözetme durumuna dönüşmesi güzel bir eşek şakasıydı. Jonathan arada sırada kaybolur ve kendisini dünya üzerinde tamamen izole ederdi. Bir yazardan diğerine…

“Hayatın büyük oyununda dövülmüş, acı çekmiş, kaybetmişler.”

Evsizlerin barınağının vukuat defterine onların hikayesini geçiren Nick’i iş arkadaşları hayranlıkla dinlediler. İçimizi yakan ayrıntıların cazibesine böylelikle katıldık. Üzerindeki bitleri en iyi arkadaşı bellemiş bir adamın Nick sayesinde onlardan vazgeçişini izledik. İnsanın aradığı sevgi parçacıkları. Ne kadar zor olursa olsun, yaşamak ve nefes almak için ayakta kalmaya çalışmak.

Bazı fotoğrafları belleğimize güvenmediğimiz için duvarların üzerinde saklarız. Jonathan’ın Nick’in annesine beslediği aşkın belleği böylece karşımıza çıkar. Baba ve oğlunun hikayesinin keşişmesinin altında yatanları anlamsızca geçiştiremeyiz. Nick’in yazmasını sağlayan annesinin intiharı da bir bıçak kadar keskin ve ani olur. Babayı ve oğlu altüst etmiş, hiç kapanmayan bir yara izidir.

“Hayatlarımızı anlandırabilmek için tek ihtiyacımız hikayemizi yaratabilmek.”

Gündelik hayatın bize yaptırdığı tercihlerin doğurduğu sonuçlardan sorumlu olmak, taşıması güç bir sorumluluğa dönüşmüştür.

Nick ve Denise gelip geçici bir yatak macerasını bir ilişkiye dönüştürmeye başarmışlar. Jonathan’nın oğlu üzerindeki etkisi Nick’in kişilik sorunları yaşamasına dönüşmüştür. Halbuki sevgilisiyle birlikte yatakta kitap okumanın huzurunu, bohem yaşantının sarsıcı güzelliğini yakaladıkları anlar da bir hayli yoğundur.

Jon’un Nick’e verdiği Pollack resminin gerçekliğini hatırlarız. İnsanların birbirlerine verdiklerin sözlerin bolluğu o kadar çoktur ki hangisinin gerçek olduğunu algılayabilmek için zaman bile yoktur. Öylece bakıp kalırız, sevmek istediklerimizin ardından. Bir sonraki anda şansımızın olup olmayacağı kesin olmaz hiçbir zaman.

Jon, Nick için her zaman görünmezliği korur. Bu çocuk babasının arkasından her bakışında onun yıkılmışlığa ve bırakmışlığa üzülür. Evsizler barınağında oğluna bağırırken onunla her zaman bir pencerenin ardından uzayıp giden gecenin ışıklarına bakmak ister. Yan yanayken bile uzak kalmaları oldukça dramatik bir lanettir. Jon, inatçı ve alkolik herifin tekidir.

Jon’un Harbor Street Inn.’den atılması sırasında Nick kendisini uyuşturucunun tatlı sersemliğine bırakır. Annesinin intihat etmesinden kendisini sorumlu tutar. Kendi travmasını yaşarken babası sokaklara geri döner ve izini olabildiğince kaybettirir. Onun ölmesinden çok korktuğunu anlar, Nick. Aile kavramanın insanı yaşama bağlayan en önemli değerlerden biri olduğunu görürüz. Bir insan kendi kanından insanları yitirdikçe eksilir, önemli anılar kayıp gider. Babasını bir hayalete dönüşmesi Nick’in vicdanını zedelemektedir. 

Jon’un sokaklarda yalnız başına kalması onun vicdanını rahatlatma yöntemidir. Hiç bir yere ait olmamak, bir çok şeyi düşünebilmenize kendi hikayenize odaklanmanızı sağlar. Bir defter ve kalemin insanla buluşmasından etkisi unutulmayacak dalgalar oluşturabilir. 

Görünmez adamın uykuya dalışı oldukça etkili bir sahnedir. Nick, kendi ağzından babasını anlatır. Ona karşı hissettiği her şeyi anlatır. Babam der görünmez bir adamdı ve görünmez bir odadaydı. Jon, o sırada kışın soğuğunda hayatta kalabilmek için kütüphanenin havalandırmaları üzerine uzanır. Oradan dışarı çıkan sıcak havanın sarhoşluğunda uykuya dalarken kendi görünmez odasında hiçbir yerde olmanın esrikliğine dayanır.

Nick’in babasıyla konuşmasını hatırlarız. Jon aşırı kontrolcü kişiliğiyle oğluna öğütler vermeye devam eder, ne bir evi, ne bir geliri, ne de sözünü ettiği büyük roman ortalarda yoktur. Kamera onlara odaklanır, onların hikayesi yanıbaşımızda belirginleşir. 

Nick, babasının kişiliğindeki hırçınlığın sebebi anlam veremez, onun hakkında olumsuz konuşulmasına dayanamaz. Onun gibi olmaya çalışan bir çocuktur hala. Ona eşsiz mektuplar yazan adamın modeli olmak ister. O adam, yaşlanmış yüzünü Harbor Street Inn.’ın aynalarına çarparken gençliğinin gidişini, oğlunun onun gibi olmadığını keşfeder. Kendisiyle yüzleşmesi içindeki delilikle barınakta diğer insanlara vaazlar vermesi hem gerçekçi hem de iyi bir oyunculuk gösterisidir. Kendi yaşlanmış yüzü ve yaşlanmış hayalleri vardır karşısında. Varoluş böyle gelir Flynn ailesinin geri kalan fertlerine. Barınaktaki baba, barınaktaki işçi oğul ve intihar etmiş bir anne. 

Kimliksiz yaşayamayız. Kimliksiz olmak bizi uçurumun önüne taşır. Bunu aşıp aşmamak elimizdedir. Judy, çok fedakar bir kadın ve annedir ama yaşam gerçekliği onu yorar ve kendisini sevmesini engeller. Sonucunda kendi yıkımını gerçekleştirmiştir. Jon, sokaklarda yalnız başına yaşamasına ve evsiz olmasına rağmen yaşam için mücadele eder. Bu dev alkolik adam, her şeye rağmen Boston’da hayatta kalır. Nick, annesiz ve duyarsız bir babanın kötülük tohumlarını ciğerlerine çekerken kendi uyanışını yaşar. Bazen en dibe kadar nefessiz kalınsa da ciğerlerimize dolan temiz havanın mucizesine anlam vermemiz gerçekten zorlaşır. Filmin kırılma noktası da Nick’in bu uyanışıyla ve hikayeyi sürdürmesiyle devam eder.

Nick, her şeyden uzaklaştığında, babası gibi yaşama bağlı ve mücadeleci bir ruha sahip olduğunu, genlerinin geçmişini kabul etmeyi kanıksar. Evet, Jon bir sokağın ortasında oğluna şöyle seslenir: “Sen ben değilsin!” Evet, Nick ilk defa babasını anlar, Jon ilk defa oğlunu kabul eder. 

Jon’un barınaktan atılması, Nick’in Boston’un ara sokaklarında babasını araması. Kusursuz bir aile bağının örneğidir. Evet, günümüzdeki mutlu aile tablolarının içine baktığımızda hastalıklı uzuvlar görürüz. Ama her şeye rağmen Jon ve Nick’in hikayesi onların bir aile olarak kalmaları, birbirlerine güvenleri ve ilgileri, o asılan tablolardan ve şablonlardan çok uzakta ve çok daha gerçek bir sevgi örneğidir. 

İki adam, çok sevdikleri bir kadın hakkında konuşur ve itiraflarda bulunurlar. Belki de Jody Flynn’ın intiharı Nick’i ve Jon’u bir arada tutan değişik bir muammadır. Sevgili Jody, iki işten birden çalışıp kalan bir kaç saatini çocuğuna ayırmaya çalışan fedakar bir annedir. Bankadaki işinden sonra barmaid’lik yapar, kendi yaşamını oğlu için harcar, Jon’un bir gün geri döneceğini umar. Nick’in annesinin ölümü hikayenin yürek söken ayrıntısı olur. Nick, annesinin kendisinin onun hakkında yazdığı yarım bir hikaye yüzünden intihar ettiğini düşünür. 

“NICK – Hikayeyi henüz bitirmemiştim. Çocuğun, ona ayırdığı zaman için annesini ne kadar takdir ettiğini yazacaktım. Annesinin kötü bir anne olduğunu düşünmediğini ve annesini sevdiğini yazacaktım. Annesinin onun her şeyi olduğunu. O  kısmı henüz yazmamıştım. Hikayenin orasına gelmemiştim. 

JONATHAN – Bu anlattığın hikaye yüzünden annen kendini öldürdü. 

NICK – Şimdiye kadar kimseye söylememiştim. 

JONATHAN – Kendine anlatmışsın, en iyi hikayeler kendine anlattıklarındır. Güzel bir hikaye.  Çok saçma bir kısmı var. Hiç kimse bir hikaye okuduğu için kendisini öldürmez. Ne kadar iyi bir yazar olursan ol. Kelimelerle kimseyi öldüremezsin. Bir teorim var. İnsanlar kendilerini sevmemeleri sebebiyle intihar ediyorlar. Kendilerinden nefret ediyorlar. Bence çok mantıklı bir açıklama. Sence? “

Bu gecenin ardından ikisinin yolları bir kez daha karşılaşacakları güne kadar ayrılır. Jonathan, tanıdığı bir takım yazar arkadaşları tarafından devletin koruması altına alınır ve kendisine yaşayacağı bir evle gelir sağlanır. Nick, Harbor Street Inn.’ı bırakır, Denise’le güzelce ayrılırlar, kula devam eder ve bir süre yaratıcı yazarlık dersleri veren bir öğretmen olur.

Nick, ödül kazanmış bir şiir kitabıyla babasını ziyarete gelir, babası meşhur romanı Düğme Adam – Christopher Cobb’un İtirafları’nın üç cildini kaldırdığı fırının içinden oğluna uzatır. Aynı günün içinde Jon, oğlunun kitabını okurken gururlanırken, Nick, babasının romanını okuduktan sonra kitabın içeriğindeki parçalanma ve dağınıklıkları analiz eder, aslında babasının inandığı adam kendisine dönüşmüştür ve Düğme Adam, Amerikan Edebiyatı külliyatına giremeyecek kadar siliktir, elbette bunları Nick fark eder ve belki de Jonathan oğlunun kitabının kapağını çerçevelerken her şeyin farkındadır. Sonunda hikayemiz yazılmış ve tatlı bir finalle son bulur. Filmin sonunu paylaşmama lüksüne sahibim, ama özellikle şunu söyleyebilirim, Being Flynn sizi bir hayli güzel oyalar. bu yaz havalarında. 

İnsanlar birbirlerine yardım etmek için vardır, Nicholas.

httpv://www.youtube.com/watch?v=NHZfQDgkqiM

You may also like

Leave a Comment