Ev Genel Kat 50

Kat 50

dirilten LezizCeset Aralık 2, 2012

httpv://www.youtube.com/watch?v=DZhM-AcCzNU

Uzun zamandır izlemeyi beklettiğim bir film vardı. On The Road / Yolda. Jack Kerouac‘ın derin anlatımının beyaz perdeye nasıl aktarılacağını inanın çok merak ediyordum.
Bu gece bu merakımı gidermiş oldum ve Walter Salles’ın bir kez daha önemli ve takip edilmesi gereken bir yönetmen olduğuna karar verdim. Yönetmenin filmi üzerinden olumsuz eleştirilmesine de anlam veremedim.
Sıkıcı pazar gününün ardından evde oturup filmi izlemeye koyulduğumda üzerimdeki etkisi, keskin bir heyacan oldu. Film kesinlikle On The Road okuyucularına yani Jack Kerouac takipçilerine adanmıştı. Sıradan bir sinema sever için film durağan ve kesik kesik bir atmosfere bürünmüş olsa da romanın ve yazarın peşindeysek film zihnimizi oldukça açacaktı.


Roman ve film yan yana durduğunda, filmde neredeyse çok az bir alt metin kullanılmış, romanın kelimelerle gerçekleştirdiği serserilik görselliğe daldırılmıştı. Zihnimde kesinlikle güzel bir tad bıraktı. Her roman uyarlaması amacına ulaşamaya bilir, ama bir Kerouac hayranı ve Beat Kuşağı takipçişi olarak diyebilirim ki Dean Moriarty, Marylou ve onların yol hikayesini anlatan Sal Paradise tam da olması gerektiği dozda salonda canlamışlar ve takılıyorlardı. Kristen Steward, bir Marylou; Kristen Dunst, bir Camille; Tom Sturridge, bir Carlo Marx; Garrett Hedlund, bir Dean Moriarty; Sam Riley, bir Sal Paradise olmuştu. (Sam Riley’e dikkat edin, çocuklar)
Filmin cast’ı gerçekten göz doldurmak bir yana olabilecek en iyi karışım. Peki bu film ne anlatmıştı bana?

Zamanın yarattığı yıkım aşklardan, dostluklardan, çılgınlıklardan daha kuvvetle gerçeği suratımıza çarpıyordu. Amerika’yı turlayan genç ruhlar dünyanın bir köşesinde tükenmeden yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Her yol serüveni, hareket halinde olan hikayemizi ayakta tutmaya çalışır. İnsanlar fark yaratan boyutlardan birbirlerinin yaşamlarına kayarlar. Onların yan yana gelmesi ne kadar olanaksız gözükse de en imkansızı gerçekleşmiştir artık.
Dean Moriarty’nin kişiliği dünyanın düzensizliğine bir küfür şeklinde ortaya çıkar. Sal Paradise, cennetten düşmüş bir aziz gibi dostluğu ve kardeşliği denge halinde tutar. Camille ve güzel tatlı Marylou. İki tip kadının özelliklerini yaşatırlar. Camille rutin hayatın gerçekliğinde kaybolmuş özvereli bir sevgili ve eş, Marylou özgür, kural tanımaz ve kovulmuş bir tanrıçadır adeta… Her şeyin merkezinde takılmasını sürdüren Dean’in rahatlığı, dünyanın dönüşünü takmayan halleri, onun da yaş alması ve yıpranmasıyla kaçınılmaz döngüye katılır. Zaman her zaman en değerli parçamızı alıp koparacak ve bizim ona karşı takınacağımız tek tavır sürekli hareket halinde olup yaşamı iliklerimize kadar çekmek olacak.
On the Road, bize yolda olmanın anlamını ve sınır tanımazlığını hatırlattığı kadar geriye dönüp baktığımızda içimizde yanan sarı maytapların sönmesine engel olamamanın kederini de yaşatacaktı.


Yaşam kendimizi engellemek için önümüze öyle bir tepsi sunar ki tadına bakmadan anında tepsiyi kucaklarız. Yanıldığımız an o kadar yakınımızda bize sarılır ki onun sıcaklığına aldandığımızda kızıştırdığımız bütün değerlerimiz ahlak toplumunun yalanlarında eriyip gider. Ne kadar haklı olduğumuzu ne kadar karşı çıkmamız gerektiğini unuttuk ve elimizden bir şey gelmiyor.
Önümüzde uzayıp giden yol, geçmişin ve geleceğin arasında sıkışmış bir zaman kavramı olmaktan çıktı. İş yaşantısının dışına çıkamadığımız her seferde rutinin verdiği mastürbasyondan sıkılan zihinler uzaklara bu yüzden kaçıp gitmek ister. Herkes bir yol hikayesi olsun ister ve ardından gelen kuşaklara kendi uyanışını müjdelemek için bir fırt çeker. Gençliğimiz bu akıntının içinden yolunu bulup başarı denen şeyin büyüsünde çok fazla oyalanmazsa belki kendi serüvenini ummadığı bir şekilde tamamlama şansını yakalayabilir.
Aşkı ve dostluğu öyle kolayca bırakmayı öğretti ki yaşam bize. Anılarımız bizden daha yalancı bir ukala ve serseri olarak bize ders verir. Yolun bir anında kendimiz adına diğeriyle yolumuzu ayırmayı seçmek zorunda bırakılır. Bu bir sevgili, bir arkadaş ya da bağlılık olur. Kimliğimiz bulanıklaşır.


Evimiz kasvetli mabetimize dönüştü. Yolda olmanın hareket halinde hiçbir yere tutunmadan ilerlemenin değerini ne yazık ki anlayamadık. Geç kalmış saydık kendimizi halbuki zihnimize çektiğimiz bu doz en ucuzundan bir uyuşukluktu.


Film bitecek ve Dean Moriarty’i düşünmeyi devam edeceksiniz ve az dozda da olsa Jack Kerouac’ın romanını raftan kaldırıp Yolda’n bir hikaye çekecek, yatağınıza uzanacak ve düşüneceksiniz… ve sabah olana kadar düşüneceksiniz. 

“Arabayla uzaklaşırken arkanızda bıraktığınız insanların düzlükte ufalarak nokta haline gelip kaybolduklarını gördüğünüz anda hissettiğiniz o duygu nedir?  Fazlasıyla büyük bu dünya, bizi ezip geçiyor duygusudur bu; ve vedadır. Ama biz yine de gökyüzünün altında bir sonraki çılgın maceraya doğru koşarız.”

On The Road / Yolda / Jack Kerouac / sf. 163

İlgini çekebilir

Sataş