Lobi Genel Kat65

Kat65

dirilten LezizCeset Ocak 2, 2014

2011 yılında gösterime girmiş ama gözümden kaçmış önemli bir dram Bullhead (Rundskop). Yönetmen Michael R. Roskam öyle herkesin kolay kolay anlatabileceği bir hikayeyle seyircinin karşısına çıkıyor. Oyuncu Matthias Schoenaerts’in soğukkanlı ve cesur oyunculuğuyla film bir sürü ödülü topluyor. Hikayemiz bir aile mesleği olan büyük hayvan çiftliğinde geçiyor. Jacky Vanmarsenille dramı, küçük yaşında yaşadığı bir olayın sonunda yaşamına mal olacağı bir yıkım. Biraz geri sarmakta fayda var.

Yaşamın çocukluğumuzun uçsuz bucaksız hayal tarlası. Orada güçle, aşkla ve tesadüflerle karşılaşmışızdır. Başımıza acı tatlı olaylar gelmiştir. Jacky’nin hikayesi can yakıcı bir şiddetin içinde yaşanıyor. Aşık oluyor, onu tanımlamak için aşkın peşinden gidiyor. Küçük kız Lucia’nın peşinden. Çocuklar sandığınızdan daha acımasız olurlar, durumlar onların lehine gelişiyorsa her şey kötü bir şansın etkisiyle tepetaklak olabilir. Jacky, Lucia’nın akıl sağlığı normal olmayan abisi tarafından dövülürken erkekliğinden oluyor ve çevresi ailesi olayı örtpas ediyor. Jacky bundan sonra,  ailesinin gözetiminde yaşamı boyunca ağır ilaçlar ve testesteronlu iğnelerle yetiştiriliyor. Jacky, büyük baş hayvanlar için kullanılan kimyasalllar, hayvan hormonlarının dengesini bozan ilaçlar ve iğnelerin bağımlısı haline bu yolla geliyor. Suç ekseninde gelişiyor. Etin ve cinselliğin tarihiyle biraz ilgilenmişeniz, film düşündüklerinizi aydınlatıyor. İktidarın tehlikeli oyununa yaklaştırıyor, seyirciyi. Erkeklik iktidarın belirleyicisi, modern toplum bu şekilde devam ettikçe de durumda bir değişiklik olmayacak. Güç kaybedilirse onurun da ortada kalkacağını inanıyor, aile. Aile toplum tarafında onayı beklene adi bir sınıfa dönüşmüş durumda. Küçümseme ve dışlanmaya maruz kalacağını anlayan her ata-erkil aile de cahilliğinin yıkımını inşa ediyor. Jacky’nin güç ve koruma içgüdülerinin bir uzuvla ortadan kalktığına inanabilirsiniz, aslında onun dramı burada onun ahlak değeri onun sevgiyi tanımlayamaması cinselliğinin derinliklerinde. Böyle büyük bir travmanın onu eşçinsel yapmasından korkuyor aile öncelikle. Ama Jacky’i Lucia’yı sevmeye devam ediyor, sevgiyi takıntı haline getirip ona zarar vereceğini dahi düşünebilirsiniz ancak yönetmenin böyle bir yönlendirme yaptığını düşünmüyorum. Çünkü filmde homofobik bir anlatım yok. Aksine yönetmenin hikayeyi anlatış biçimden, seyirciyi cinsellik anlamında zorladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Jacky’nin yaşadıklarına ne dersiniz deyin, talihsizlik, şanssızlık, kader, yaşam döngüsü… hepsi ağlarını kahramanın üzerine atmış durumda.   Bullhead, kasları ve görkemiyle gerçek bir kabadayı gibi dikiliyor karşınızda. Gerçek bir boğa. Tıpkı o sığırlar gibi onlardan biri olmaya zorlanıyor. Ama sevgiyi diğerlerinden daha iyi tanımlama kabiliyetine sahip. Çevresinin onu yüreğiyle sevmesine izin vermeyeceğini seziyor, eylemsizliğinin iktidarsızlık gibi gözükeceğini ve aşağılanmayı kaldıramayacağını görüyoruz. Onun yüzündeki soğuklukla, çoçuk yüzünün sıcaklığını karşılaştıracaksınız. Kimliksiz. Kendini tanımlamasına izin vermeyen bir çevre. Bir eşcinsel, bir kadın, bir erkek kimliğinin farkındadır. Bir erkek ve bir kadın. Bir kadın bir kadın. Bir erkek bir erkek. Evrenin en büyük gizemi cinsellik. Jacky’se bir erkek gibi sevdiğini bilmesine rağmen bunu gerçekleştirecek şansı yakalayamıyor. Filmin finalide bu şansı yaratma eylemiyle son vuruşu yapıyor. İşte böyle bir hikayenin içinden sesleniyor, Michael R. Roskam. Önemli olanın bir kimlik olmadığını haykırıyor. İnsanlığımızı unuttuğumuz yerden kaldırıp onu yeniden tedavi etmemiz gerektiğini söylüyor. Bütün sıfatların insanı tanımlamaktaki yetersizliği. Toplumun dayatmaları ve baskılarıyla bireyin sakat bırakılmış geçmişi kendini yok etmesi için uygun geleceği hazırlıyor. Filmin sonuna doğru Lucia’nın gözyaşlarının sebebi de Jacky’nin artık bir hayvan ya da canavar olmadığını anlamasından değil mi? Kapital dünyanın tüketim toplumu ve onun kirli terimleriyle yaşama sürdürmeye ve tanımlamaya çalışmak. Dünya üzerinde kimliksiz yürümemize izin yok. Bir sıfata sahip olmamız gerektiğini öğrendik ve onun dışında davranmak bir ötenazi. Jacky, Lucia’yı sözünü ettiğimiz o ilk aşkın gücüyle seviyor ve içinde biriktirdiği öfkenin bu aşkın gücüyle onu öldüreceğinden habersiz, kafasını asansörün duvarlarına vurup gidiyor. Yönetmen Michael R. Roskam, iyi bir dramın hakkını veriyor. Matthias Schoenaerts layıkıyla yaşatıyor ve öldürüyor karakteri Jacky Vanmarsenille. Belçika sinemasının bu tür yapımlarını takip etmek, şart. Film seyircisine, sevginin kimliksiz olduğunu söylemek dışında bir çok anlamlı mesaj bırakıyor. Büyük baş hayvan yetiştiriciliği, yediğimiz ve tükettiğimiz et. Aç yamyamlara dönüştürüldük.  Cinsel tercihlerimiz ne olursa olsun. Cinsellik her şekliyle ete tapar. Fazla yapaylaştırmamak lazım. Sıfatlar karşısında saygı duruşunda durmayı bırakmamızın zamanı geldi. Sıfatlar birbirimize zarar vermemize yol açmaktan, savaşları başlatıp, soykırım yapmamıza yol açmaktan başka bir boka yaramıyor. Özgürlüğün ırzına geçmekten başka bir şey yapmıyor. Jacky’nin cinsel kimliğine yapılan tecavüzü neden izlemeniz gerektiğine gelince. Bu tip hikayeler cesaret edip de anlatılan hikayeler. İçinde yaşadığımız toplum, kaybolup giden ne ölümcül hikayelere hizmet etti. Unutmayalım diye. İzlenmeli. Kimliksiz kalmamak için. Tüketim toplumunun sıfatlarından kurtulmadığımız sürece kimliksizlik bir ötenazi olarak kalacak. 

Bullhead, entellektüel bir sinema bilgisi ve dünya görüşü gerektiriyor. Bu filmi izlemek, yürek ister. İşte adam erkekliğini kaybetmiş, yasa dışı işlere bulaşmış, iyi olmuş ben ne yapayım gibi yaklaşımların oldukça uzağında duralım. Duramıyorsanız size Transformers ve benzerlerini önerebilirim. Ne de olsa daha erkeksi, daha kadınsı, daha eşcinsel bir film Transformers ve benzerleri… 

Hadi bana iyi geceler. 

bi bak istersen

bir iz bırak