Home Genel Kat68

Kat68

written by LezizCeset Ağustos 19, 2016
Kat68

Gerçek hikayeleri seviyor musunuz? Little Birds, Lily ve Alison’ın arkadaşlık hikayesi. Boğulduğumuzu hissettiğimiz, bulunduğumuz çevreye bir türlü adapte olamadığımız dönemleri anlatıyor. Biraz gençlik ateşi filmlerine benzediğini de düşünübilirsiniz. Ama dikkatinizi verip izlerseniz, bu iki kızın hikayesi bizi boğulduğumuzu düşündüğümüz yıllara götürecek. Her şeyi arkanızda bırakmayı düşündüğünüz zamanlar. Ki bazılarımız bunu başarmıştır. Bir erkek için kaçıp gitmek her zaman kolaydır. Ama kadınların dünyasına bakmak. Onları bize bağlayan şey, aşağı yukarı aynı buğranlara karşı savaşmamız.

“En iyi arkadaşım Lily boğulduğunu düşünüyordu. Salton Sea’de boğulduğunu. Su ayak sokulmayacak kadar kirli olsa da girdiği küvette Salton gölünde boğulan arkadaşını, tüm kasabayı ve herşeyi arkasında bırakmasını düşündü.”

Little Birds filminden diyaloglar…

Yönetmen ve senarist koltuğunda Elgin James var ve aynı zamanda filmin müziklerinin çoğuna kendi imzasını bırakmış. Lily karekterini Juno Temple, Alison karakterini Kay Panabaker oynuyor. Bize hiç ölecekmişsin gibi hissettin mi? sorusunu bütün cesaretleriyle soruyorlar. Amerika’da burada ya da orada hiçbirimizin kolay hayatları yok. Sistemin berbatlığı insanları kolayca güçsüz düşürüp içine çekebiliyor. Soluduğumuz havayı çalan bu tüketim toplumu. Merak ettiğimiz dünyanın sokakları bir kaç blok ötede farklı bir hal almıyor. Sokağın görüntüsü değişiyor sadece. İçimizdeki kandırılma hissi, bizi televizyonda, sinemada, markette dolanırken haklıyor. Hormonlu besinlerle evcilleştirilmiş sağlıksız hayvanlarız. Birbirimizin canını yakmak, gençken daha kolay oluyor. Büyürken, kafamızın karışıklığı bizlere geri dönülmesi mümkün olmayan hayatlar verebiliyor.

“- Hiç ölecekmişsin gibi hissettin mi? Bir araba kazasında falan mı? Evet. Sanki… Bilmiyorum. Hogan’ın bahsettiği deniz yosunu gibi.
– Alg.
– Bir şey soluduğum tüm havayı çalıyormuş gibi hissediyorum.
– Berbatmış.”

Little Birds filminden diyaloglar…

Lily ve Alison, Los Angeles’a gidiyorlar. Gitme sebeplerinin en başında çevrelerinde bulamadıkları sevgi. Sevgisizlik kol geziyor sokaklarda. Çevrelerini sarmış, kısır hayal güçleri zamanın ruhunu bulandırıyor, ruhlarının çalışmasına engel oluyor. O yüzden bilmeyerek Jesse’in peşinden gidiyor Lily, dostunu asla yalnız bırakmaması gerektiğini bildiği için Alison’un yanından ayrılmıyor. Ona güvenmediği için değil, Lily’in güzelliği gözle görülür bir şekilde, güzel olan şeylerde yaralanmış şeyler vardır, çünkü hayat güzel olan şeyleri yaralamasını çok iyi beceriyor. Lily’nin babasının intihar etmiş olması, kendi öz annesinin sadece kendi yaşamını ve mutluluğunu düşünmesi. Boğucu hava kendiliğinden yaratılmış oluyor. İnsan kolayca yaralanıyor böyle olunca.

“- Çalışmak ruha iyi gelirmiş.
– Benim ruhum iyileştirilemez.”

Little Birds filminden diyaloglar…

Her yerde altın kural geçerli. Para. Paran kadar varsın ve paran kadar karşındakini küçümseye bilirsin. Zor yaşam koşullarında diğer paralı veletlere yetişmek için çok fazla çaba sarf etmesi gerekiyor arka sokaklardan gelenlerin. Adil bir sistemin evlatları değiliz ve merak ediyoruz gidebileceğimiz en uzak yerin neresi olabileceğini düşünüyoruz. Bir sahil, bir okyanus kıyısı… Nerede özgür olmak istediğimizi biliyoruz ama oraya ulaşmak için bütün yolların kapalı olduğu daha soluk alıp verdiğimiz o pahalı sokaklardan bizi boğuyor.

“Gittiğin en uzak yer neresiydi?“

Little Birds filminden diyaloglar…

Acımasızlaşan dünyaya, bilmediğin dünyaya karşı, sevgisizlikten ötürü en fazla kesik kollar, bacaklar, mide kanamaları, büyük düşüşler verebilirsin. Ama bu insanların budala ve acımasız olduğunu değiştirmiyor. İntihara meyilli çocuklar böylece dolanıyor aramızda. Sistem, yüreği yaralı bu çocukları kolayca buluyor. Nereye gidersen git. Nereye bakarsan bak. Bu gün. Bu gece. Yarın. Birileri. Kendisini sistemin pahalı sokak köşelerinde bıçaklıyor olacak. Tatlı ve temiz düşüncelerle kurduğun burjuva yaşamın katile dönüşmüş toprakların üzerinde dikiliyor. Fark etmeyi ve düşünmeyi harcıyorsun. Hogan’ın Alison’a anlattığı hikayeyi hatırla.

“Dünyanın ortasına insanların her yerde budala ve acımasız olduklarını görmek için gitmiştim.”

Little Birds filminden diyaloglar…

Dünyanın ortasında, sonunda veya başında. Bir değişiklik yok. İnsan her şeyi keşfettiğini düşünüyor. Keşfettiklerini tüketmenin hazzıyla uyuşmuş durumda. Değişen bir şey yok. Gelecek yok. Yaşanan punk kafasını aşmanın imkanı yok.

Lily ve Alison’un, Hogan’ın arabasını yürütüp Los Angeles’a gitmelerinde de zarar yok. Ailelerinden daha bilge birini Hogan’ı Neal McDonough oynuyor. Bu adam ortalıkta öyle silik dolaşan bir tip gibi. Ama düşünceleri var, geçmişi ve tecrübesi var.
Alison’un kaybettiği bir anne, Lily’nin de kaybettiği bir baba. Her ikisini bir araya getiren tuhaf, lanetli, kozmik oyunlar bu filmin hikayesine bulaşmış durumda. Tren yolunda tüm cesaretinle gelen trene karşı durmak. Buradaki anarşi sistemin kendisine. Ve Alison’da arkadaşında bulduğu bu anarşiyi biliyor. Lily’nin başına en büyük belayı açacak olan şey de bu. Dünyanın boktanlığına küfür edebilen bir azize.

“Yaşamak her yerde zor.”

Little Birds filminden diyaloglar…

Büyük şehirde ol. Hep daha fazlasını iste. Bu geyiğin sonu yok. İnsanlar birbirlerinin rollerini üstleniyor. Kuşaktan kuşağa aktarıyorlar, bütün görkemli kaybedişi. İçlerinde nadir olan. Fark yaratanlarsa unutulup gidiyor. Lily ve Alison, onları okyanusun kıyısına götürecek, gençlik ateşi. Aşkı öğrenme telaşı. Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışma uğraşı. Dengenin nerede birbirini alaşağı edeceğini bilemeyiz, değil mi?

“Kafan karışık değilse, yeterince düşünmüyorsun demektir.”

Little Birds filminden diyaloglar…

Genç çocukların dünyası, yetişkinlerin rutin sıkıcılığından daha tehlikeli. Bütün hayallerimizi orada biriktiriyoruz, tutsaklığımızıysa paraya, daha güzel bir geleceğe, mutluluğa yapıyoruz. Büyüdüğümüzde çevremizdeki yapaylığı hissetmek, çok daha kolay oluyor. İnsanların düşünmediği, anında galyana geldiği hissetmek. Anlamsız bir toplumun içinde varolmaya çalışıyoruz. Sistem her birimizi sırasıyla kandırıyor. Kesiklerle dolu zihnimiz, doğru düzgün çalışmayı başaramıyor. Bu yüzden acıyı azaltmak için şehirden kaçıyor, yapaylığı eritmek için telefonları açmıyor, yalanları duyup görmemek için televizyonu kullanmıyor, sadece beyaz ekranda tuşlara basıyoruz.
Özgür olduğumuzu kendi iç sesimizi dinlemeye başladığımızda fark ettiğimizde. Bunu bir başkasının da duymasını istiyoruz. Tükenmemek için başkasının hayatlarına giriyor. Oraya yerleşiyor. Onların sevdikleri ya da nefret ettikleri bir karaktere dönüşüyoruz. Geri dönüşün olmadığı bir yolda yaralarımızı çoğaltıyoruz ve bundan zevk alıyoruz.
İşte Little Birds de bunlar hakkında bir film. Gerçek bir hikaye, gerçek bir arkadaşlık ve sevgi hakkında…

Film, 2011 yılında drama dalında Sundance Film Festivali Büyük Jüri ödülünü almıştır.

“Bir yerinizin kesilmesiyle, kesiğin ne kadar derin olduğunu anlamanız arasında çok az zaman vardır. Sizde küçük bir yara mı bırakacaktır yoksa güzelliğinizi sonsuza dek bozacak mıdır? Tek yapabileceğiniz o anı elinizden geldiğince uzatmaya çalışmaktır. Çünkü bir kez anladığınızda,
geri dönüş olmayacaktır.”

Little Birds filminden diyaloglar…

You may also like

Leave a Comment