deneme 4

dirilten lezizceset

2020’nin son yürüyüşü. Kestane ağaçlarının arasında. Bir bahçedeki ufaklıklar ve yaşamın her mevsimle renk değiştirmesi. Bu yazıyı yazamamıştım ama düşünceler kafamda dönüp duruyorlardı. 

Güneşin bir patikayı yavaşça aydınlatışı ve yalınlık. Yaşayan dünyanın masum olduğu anlar. 

Demir parmaklıkları aşıp yukarıdaki ufaklığın tatlı pozunu çekmek. Çocukluktan geriye kalanları hatırlamak ve hep sevdiklerimizi düşünmek. Ne kadar uzağa yürürsek yürüyelim, nasıl hatırlandığımız önemli. Belli bir süre sonra unutulup gideceğiz değil mi? 

Kış yeni geliyordu ve karşıdaki dağlar yavaş yavaş karla kaplanıyordu. Şehrin biraz ötesinde. Güneş yeşil ve kahverenginden bize başka rüyalar anlatıyordu. Bir ağacın altına oturup saatlerce dinleyebilirdik anlattıklarını. Şehirli için taş yolların bittiği yerde. Doğa başlıyordu.

Onu dinlemeyi uzun bir süre unutmuştum. Onu severken hatırladım. Gülümsemesini ağlamasını öfkelenmesini… izlemeyi sevdiğimi düşünüyordu sadece izlemekle yetindiğimi onu yaşadığımın farkında mıydı? Her şeyi bıraktığımız yerden devam etmek istememesi. Ona hak vermem. Ne büyük bir çelişkiyle karşılaştım. Sokaktan yukarılara yürüdük… Onunla yürümeyi, koşmayı, yüzmeyi yeğlerdim. Bedenlerimizi birbirinden ayırdık, ruhlarımız doğanın masumluğunda onları dinliyor ve bekliyor. 

Yalnızlıkla yetinme yarışı. Aslında kahverengi yaprakların üzerlerinde yürürken onların hışırtılarını seviyorum. Toprakla arama konan mesafe. Doğanın dönüşümünden bir işaret. Onun içindeyken çoğu kez müzik dinleme ihtiyacı duymuyorum. Saçlarını hatırlıyorum, yağmurda yavaş yavaş ıslanan saçlarını… Sonbahar bir şeylerin bittiğini anımsatır insanlara. Oysaki ben tekrar tekrar baştan başlıyorum. Sevginin yükselişini kaçırdım ama onu hissetmekten kendimi daha fazla ayıramam da…

Nerede olduğumun bir önemi yok. Ama olduğum yerler bana hep farklı hissettiriyor. Yürümekten, etrafı izlemekten, koku almaktan, sesleri dinlemekten başka amacım yok. Ayaklarımın beni götürdüğü yeri seviyorum. Şehrin betonlarını ezmekten vazgeçiş. Bir süre sonra ona geri döneceğimi de hatırlatıyor. 

Yaşam bütün ironisini doğada bana veriyor. 

Bir yerlerde soluklanmak için durmak. Yürüyüş grubuyla sohbet etmek. Gelip geçici anlar. Bir ağaçtan elma koparıp sulu sulu onu mideye gömmek. 

Gülümseyip güneşlenmek. Paylaşmaktan korkmamak. Sevebilme yeteneğinden vazgeçmemek. Kaç kişi sevdiğini özgür bırakmak yürekliliğini gösterebilir yaşamda? Kaç kişi başarılı olmuştur ki? Bir anlamı var mı? Bu düşünceyi önemsiyorum.

Kestane ağaçlarının yaprakları arasında onlarca yüzlerce binlerce diken ve içlerinde kışın geldiğini müjdeleyen taptaze bir tat. 

Toprakların arasından sadece onları değil. Mantarları ve çiçekleri de size karşılıksız sunan doğa. 

Beklentilerimiz hata yapmamıza yol açıyor. Sevmek ise kimliğimizin bir parçası olmalı.

Mantarlar ve çiçekler konusunda ne kadar da tecrübesizdim. Ve bana bunları bütün güzelliğiyle karşılıksızca öğretti o güzel yeşil gözlü kız.

Doğayla olan ilişkimiz gibi ilişkilerin bu kadar karmaşık olması gerekmezdi ama öyle… 

Onu aklımdan çıkaramamak. Bunu istememek. 

O sevmeyi becerdi. Ben beceremedim ne yazık ki ama şimdi her anlatıdaki gibi  zaman geçmişte kaldı ve bizim sevgimize asla yetişemedi.

Sevmeyi becerdim kendimce. O da… Sadece beni yaşamından defalarca çekip çıkarması ve hissettiklerimi yazmak. Kimse kimsenin sahibi değildi. Ama ona olan bağım öyle bir anda koparılacak kadar da güçsüz değildi. 

Elimi sırt çantama atıyor ve bir yeşil kapaklı bir romanı alıp elimde evirip çeviriyorum. Dağlarla ormanların kesiştiği yerde okumaya başlıyorum ve evin sıcak bir köşesinde sonlandırıyorum. 

Ona Thoreau’dan söz ediyorum bir kaç hafta sonra beni gerçekten dinliyor mu bilmiyorum. Sadece onu yaşamak amacım. Tek tutkum onun yanında biraz daha uzun süre kalabilmek ama onun benden uzaklaşmasının sorumlusu benim. Sevgimizin yalan olmadığını sadece yaşam döngüsünün o anında onun hayatına dahil olmadığımı fark ediyorum, onun yanında uyanırken…

Bir başka odada yan odada uyurken sanki ona daha yakınım.

Kestane yürüyüşü devam ediyor. Önce yeşil dikenlerini aşmanız gerekiyor. Sonra kahverengi kabuğunu güzelce ısıtıp içindeki muazzam tazeliğe ulaşmak için. 

Artık kestaneler bile seni hatırlatıyor bana. Kırmızı bir şarabı yudumlamak. Pencereden şehrin ışıklarına bakmak. Yağmur. Ama en çok güneş. Kahverengi yaprakların üzerinde dolaşırken bunları düşünüyorum işte ben. Ölümsüzlüğün hatırlanmakla ilgili olduğunu ileri süren metaforu seviyorum. 

Ormanın içinden gökyüzüne baktığımda önce gözlerini hatırlıyorum ve sonra o masmavi ruhunu. 

Kendimi gerçekleştirmek için senden vazgeçmek zorunda mıydım? Bu sorunun cevabını bu şekilde yanıtlamış olmak ne büyük budalalık ve despotluk oldu.

Yaşamın acı tatlı bütün tatlarını deneyimlemek. Ne kadar az zaman. Zamanın azlığı motivasyonumu sağlıyor olabilir. Renkleri izlemek, kokuları içime çekmek ve hiç kimse fark etmeden orada varolmak. 

Kestane ağaçlarının biraz ötesinde elma ağaçları başlıyor.

Yaşamak için acelem yok. Ama bu benim yavaş olduğumu göstermez. Bir sürü ayrıntıyı hafızama kazıyorum. Dokunduklarımı, dokunanları, kokladıklarımı, koklandıklarımı, sesler, bakışlar, hareketler, jestler… Unutmak istemek yok. Sadece varolmak var. Küçük bir gülümseme sonsuz sayıdaki galaksiden sadece bir tanesi ama en eşsizi…

Bir ağacın dalları bize ne yapar? Renkleri? Sesi? Kokusu? Sevmeyi anlamamıza yardımcı olduğunu çoğu kez gözden kaçırırız. Onun kökleri ve gökyüzüne uzanmış onlarca eli var. Bütün görkemini toprağın altına gizlememiştir aslında. Gücünü yaymakla meşguldür bir ağaç. Her mevsimin üzerinde bıraktığı izleri taşımak ve köklerini siz farketmeden dünyaya yaymak. 

Doğa benim hafızam. Doğa benim evim. Bir çok evim var evet. Bazılarında mutlu oldum. Bazılarında çok üzgün. Bazılarında dünyanın en iyi dostlarını kazandım. Bazılarında hiç kaybetmeyeceğimi düşündüğüm sevgiyi kaybettim. Doğa benim evim. Dalgalar saçların ve hep en güzel gözler pencereleri gökyüzünün…

Doğa hiçbir şeyi umursamaz. Tıpkı benim gibi. Ama gerçekten sever. Tıpkı benim gibi. Carl Sagan’ı hatırlıyorum bazen bu şekilde düşündüğümde… Hepimiz yıldız tozuyuz. Tozların yıldızlardan kaynakladığını düşünmek ne büyük bir alçakgönüllülük. 

Patikaları keşfettim. Senin sayende. Gökyüzünü. Dalları. Yaprakları. Müziği. Bana neleri sunduğunun o kadar farkındaydım artık. Evet, sevebilmek için bir sürü seçenek. Ama senin sevginin farkılılığı. Takıntım bu yüzden mi acaba? Hiç fark etmeden seni takip etmiş oluşum. Anlamaya çalışmadığımda yanıma gelmen ve tam sana dokunacakken ortadan kaybolman. Fark etmez. Umursamazım. Yaramazım. Sen de… Ben de… Dünyanın sıradanlığına uyumsuzluğumuz bütün uyumu yarattı. Sanki beni bir başka türlü sevdin. Aşkımız dünyaları yıktı, acıttı ama öyle bir parıltı bıraktı ki ardında… 

Beni dinlemeni seviyordum. Seni izlemeyi…  Sana dokunmayı. Bütün doğa avuçlarımın içinde. Sadece bir an. 

Ağaçlar da ben de seni merak ediyor ve özlüyoruz. Birlikte yürüyoruz. Kestane yürüşünden sonra bana tavada kestane yaptın, bir kadeh şarap uzattın. Sonra öpüştük, ne vardı ki bunda, beni affetseydin, sonsuza kadar dolaşır ve yürürdük. 

Ben büyük hayalperest seni sevdim ve hep inandım. Büyük bir aşk var çünkü sevgililer sevginin ne olduğunu öğrendi.

Sevgiyle…

bi bak istersen

Lezizceset