park 14

dirilten lezizceset Mayıs 20, 2018
park 14

Hepimiz yalnızlığını çektinimizi bilmediğimiz bir şey yüzünden yalnızız.
Davis Foster Wallace

Sarhoştu parkta otururken. Alkolden ve sevgiden. Başının dönmesine insan gibi hissetmemesine yola açan bir kitapla karşılaşmıştı. Sözcüklerin kafasını karıştırmasına izin verirdi. Çoğu zaman yalnız başına oturduğunda bankta bitirmek istediği kitabı elinde evirip çevirirdi. Birasından bir yudum aldı ve sevdiğini anımsadı, ne gariptir. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı. O koca boşluğun altında milyarlarca insandan biriydi. Bir parkta, bir bankta, yaz serinliği bekleyen biri. Bir yabancı. Onu tanımasını umduklarını düşündü.
Onu insan olmanın ne demek olduğuyla ilgili bir kitapla karşılaştıran kızı düşündü. Resmi çantasının en gizli köşesindeydi. Onun yüzüne baktı, zarfı açıp, onun derinliğine baktı, gözlerindeki melankolinin arkasındaki gülümseyi biliyordu, görmüştü bir gece. Sevgiyi görmüştü ve sevgi bağımlılık yaratan bir aşktı.

Bizim gibi küçük mahluklar bu enginliğe yalnızca sevgiyle katlanabilir.
Carl Sagan

Elindeki kitabı okuyup bitirirken sabahın olmasını gecenin geçmesini umursamadı. Sadece sevgiyi anımsadı. Unuttuğu şeyi. Bir yerlere kaldırdığı o muazzam gücü. Ne olduğunu anlamayacaktı ama yine de sarılacaktı. Ya sarhoş ölecekti bu bankta ya da aşık. Seçim yapabilecek gücü yoktu, ağaçların sallanmasına baktı. Gülümsedi. Mırıldandı. Cümleleri tekrarladı. İnançsızdı. Dualara ihtiyacı yoktu. Tanrıya… Tanrılara… Sadece sevgiye katlanabilirdi. Gökyüzüne baktığında onun gözlerini hatırladığında daha fazlasına ihtiyacı yoktu. Kokusunu hatırlıyordu, hatta yalnızlıktan delirdiği anlarda burnuna ulaşan bu kokuyu takip ediyordu, parkı terk ediyordu, merdivenleri çıkıyordu, köprülerin, boş otobanların üzerinden onun evinin kapısının önüne kadar gidiyor, sonra dönüyordu, ona ulaşmak için onun kokusunu yeterince biriktirmiş miydi, sabahın beşinde otobanda fazla araba olmaz, ezilme riskin olmaz, sevme riskin evet o hep onu parkın en köşesinde, Matt Haig’in İnsanlar romanını okurken yakalıyordu. Güneşin sarı olduğunu sanırsız ama aslında doğarken her şeyi maviye boyar o parlak yerçekimi kralı ve unutmayın Güneş öldüğünde koca bir kara deliğe dönüşüp bütün anlarınızı içine çekecek, öperken zamanı yavaşlatmanız gibi, anılarınızı donduracak.

Kokusunu içime çektim. Vücuduma değen vücudunun sıcaklığı hoşuma gitti. İnsan olmanın pathosunu kavradım. Özünde yalnız, ama birliktelik mitine ihtiyaç duyan ölümlü bir varlık olmanın. Arkadaşlar, çocuklar, sevgililer. Cazip bir mitti bu. Kolaylıkla kendinizi kaptırabileceğiniz türden bir mit.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 173.

Yağmur yağıp yapmamakta kararsız. Biraz sonra ilk bahar geçecek ve yaz gelecek. Biraz sonra yaz geçecek ve sonbahar ve kış ve dans. Evet ona sarıldığı gecelerin görkemi. Özlediklerini aklından geçirdi, sayfaları karıştırırken. O ne kadar uzak dedi. O ne kadar yakın dedi. Bir mite dönüştüler birlikte. Gizemli sevgililer. Gizemli kollar ve hayaller… Kalabalıkta gizlice öptü onu. O fark etmedi bile. Kolaylıkla kendini kaptırdığını hatırladı. Duyguların sararıp maviye dönüşmesi ne kadar bölücüydü. Gündüz geceden koptuğunda zaman gerçekten akar mı? İçi acıdı çünkü onun yanında asla uyuyamadığını fark etti

Sevgi, acı ihtimalinden doğuyordu çünkü.
Matt Haig, İnsanlar, sf.191.

Evet, diyerek iç geçirdi. Uyuyor, bir kaç saat sonra uyanacak, senin zamanından farklı bir anda. Bir insan bile değilsin sabah olurken, bir sürüngene daha yakın hissedersin kendini, şekil değiştiren, ortama ayak uyduran. Kulaklarına bilmediği şehirlerden, bilmediği şarkılar ulaştı. İçti, sarhoş oldu. Bir spreyle duvarları boyadı. Kol gezen polis devriyeleriyle karşılaştı. Heyecanlandı. Yaşadığını hissetti. İnsan gibi hissettirdi bu kız ona. Bir hayalden ötesine taşıdı, duvarındaki yazı Dream.
Uzun zamandır rüya görmediğini hatırladı, insan olarak. Sonra kendinden uzaklaştırdı kız onu ve hissetti. Özleyerek başladı her şey. Görerek devam etti. Sarılışını ve sesini hatırladı bir telefonun ardından… Bütün imgelerin peşinden koşturmaya başladı. Uzun bir koşu oldu, kumsalda, ayakları kumun saflığından yandı. İzlerini hissetti. Solukladı. Banka geri döndü. İnsanları okumayı sürdürdü. Kaydıraktan kayan oğlandı bir gün. Salıncaktaki kıza aşık olan. Sonra büyüdü, bir gece yarısı bir birayı ağzından döken delikanlıya dönüştü, kız, kız oradaydı, odasında kediyle birlikte. Bir hikayenin yazılabilmesi için anılara ihtiyaç duyduğunu farketti. Hepsi, her şey kendiliğinden oluştu. Soluksuz kaldı. Onun teni ona takılı kaldığında. Tutkunun ne olduğunu anlatabilir misin bir uzaylıya? Sanırım o bile anladı insan olmanın acı ihtimalini yine de en güzeli neydi umursamadan, seni seviyorum demek, korkmadan sarılıp bir başkasının, bir yabancının dudaklarında uykuya dalmak.

Önemli olan gözlerdi Dünya’da. Gözleri görünce karşınızdaki kişiyi, içindeki hayatı görmüş oluyordunuz. Onu gördüm, bu allak bullak olmuş hassas çocuğu gördüm ve bir anlığına bir babanın yorgun şaşkınlığını, sevincini yaşadım. Tadını çıkarmalıydım bu anın, ama çıkaramadım. Acı ve mor beni ele geçiriyordu.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 199.

Dünyada önemli olan gözler demişti, uzaylı. Parkta oturdu. Kitabı kapadı, kaç gün batımı daha geçirecekti acaba. Şüphe duydu. Nefes almaktan. Allak bullak olmuş içimizdeki duygular. Karmaşıklaşmış bir ritmin peşinde sokakları, şehirleri geçmek, bir şeyleri kusurlu da olsa yaratabilmek, yaşamın güzelliği, sahip olmak değildi, paylaşmaktı, sesleri, sözcükleri, dudakları, göğüs kafeslerini, eklemleri, parmak aralarını, bedeni ve zihni. Bunu başardığımızı hissettiğimiz kaç an var. Dişlerini sıktı, O kadar sıktı ki bir tanesinin kırılmasını umdu. İçinin sızlamasını çünkü hiç bu kadar canlı hissetmemişti kendisini.

Gelecek şimdilerden oluşur
Newton’ı gezdirmek için parka gittik. Parklar köpekleri gezdirmek için en yaygın kullanılan yerlerdi. Tam olarak doğal olmasına müsaade edilmeyen bir doğa parçası. Tıpkı köpeklerin müdehale edilmiş kurtlar olması gibi, parklar da müdahale edilmiş ormanlardı. İnsanlar ikisini de severdi ve sevgilerinin büyük sebebi büyük ihtimalle, nasıl desem, kendilerinin de müdehale edilmiş olmasıydı. Ama çiçekler güzeldi. Çiçekler, aşktan sonra, Dünya gezegeninin çıkardığı en iyi işti.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 211.

Sarhoş olduğunda ne geçmişte, ne şimdide, ne gelecekte yaşardı. Geniş zamandı gökyüzü. Gözün görebildiği mavinin kaç tonuydu. Doğanın bir parçası gibi hissetti kendini, ağaçların dallarıyla birlikte sallanırken, salıncakta sallanan kız, kaydıraktan kayan çocuk, kumların içine düşen oyuncaklar, kumların içine gizlenen hayaller ve hepsinin ortaya çıkması için bilmem kaçıncı kez beklenen dalgalar.. Çiçekler açar, çiçekler solar, dünya hala yaşıyor, onunla, hayalleriyle ve o orada. Hiç bir şey sonsuz değildi ama sonsuzmuş gibi hissedebilirsin. Bir rüya, bir hayal, bir gerçek.

Dünyaya verebileceği şeyler vardı, ama kilitli kalmıştı hepsi.
Isobel’in içinde aşkın yeniden filizlenişe tanık olmaktan inanılmaz heyecan duyuyordum, çünkü bütünlükle ve olgun bir aşktı bu. Yalnızca ölüme mahkum ve doğru bir şekilde sevip sevilmenin zor bir şey olduğunu ama bunu bir kez başardı mı sonsuzluğu görebileceğini bilmesine yetecek kadar uzun yaşamış birinde mümkün olabilecek bir aşk.
Kusursuz bir paralellikle birbirine bakan, kendini ötekinde, sonsuzluğun derinliğinde gören iki ayna.
Evet, aşk bu işe yarardı. Evliliği anlamamış olabilirdim ama aşkı anlamıştım, bundan şüphem yoktu.
Aşk tek bir anda sonsuzu yaşamanın; kendini daha önce hiç görmediğin gibi görmenin, bu gördüğün şeyin önceki özalgılarından ve özyanılsamlarından çok daha anlamlı olduğunu anlamanın yoluydu.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 237.

Kendini kilitlediği yereden çıkarabilmek için kime ihtiyacı var diye düşündü. O sırada ihtiyaç duyduğu hangi rüyanın peşinde hangi şehirdeydi. Yaşamı zihinsel ve fiziksel olarak tecrübe etmek için ne kadar zamanımız kaldı. Zamandan korkmadığını haykırdı. Ağaçların dalları savruldu, yapraklar hışırdadı, kumlar bir toz bulutu oluşturdu. Mısır’ın çöllerinde bir berduş oldu o an. Bir hayal bulutu ne isterse o olmasına yol açabiliyordu. Bitmeyecek öyküler yazabilirdi. Uykusuz olduğu geceleri sabahlara bağlamaktan zevk alırdı. Kumun üstünde, lastikleri yutan kum, bisikletle ona ulaşmayı severdi. Oradaydı zaman, durmuş bir şekilde, kilitli. Kara deliklerin oluşmasına, galaksilerin çarpışmasına izin verebilirdi, ne kadar anlam varsa derinliğe inmek o kadar rahat olur. Zihnini terk etme, ağaçlarla yaşa, kuşları dinle, kedilerin mırıldamasına cevap ver, dünyanın insanlara bir yanıtı var, pişman olmadan yaşa.

Parlak zekalı insanlardan biri, Albert Einstein adlı Almanya doğumlu bir fizikçi, türünün kendisi kadar parlak zekalı olmayan üyelerine görelilik kuramını şöyle açıklamıştı: ’Ellinizi kızgın bir sobaya soktuğumuzda bir dakika bir saat gibi gelir. Güzel bir kızla geçirdiğimiz bir saatse bir dakika gibidir.
Matt Haig, İnsanlar, sf.238.

Dünyalıların en parlak zekalı adamı bile dedi içinden bir kızla geçirdiği o güzel dakikaları görelilik kuramını açıklamak için kullanıyor. Belki de fiziğin matematiğin ve bilimin ulaşması imkansız olduğu formül buydu. Asal sayıların güzelliği bile o kızla geçirdiği dakikaların görkemini karşılamaya yetmiyor. Şöyle diyelim, onunla birlikte söyleyelim, beklentini yüksek tutma, gizli anlamlar arama… Sonuç sevgi hep orada.

‘Seni seviyorum,’ dedi.
Ve o an aşkın ne işe yaradığını anladım.
Aşk hayatta kalmana yardım ediyordu.
Anlam aramayı da unutturuyordu. Aramayı bırakıp hayatı yaşıyordun. Aşk önemsediğin kişinin elini tutmak ve şimdiki zamanda yaşamaktı. Geçmiş ve gelecek yalnızca mitti. Geçmiş ölen şimdiki zamandı ve gelecek hiçbir zaman var olmayacaktı, çünkü ona ulaştığımızda gelecek şimdiki zamana dönüşecekti. Şimdiki zaman sahip olduğumuz tek şeydi. Sürekli devinen, sürekli değişen bir şeydi şimdiki zaman. Ve hercaiydi. Yakalamanın tek yolu geçip gitmesine izin vermek, onu serbest bırakmaktı.
Ben de bıraktım.
Evrendeki her şeyi bıraktım.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 252.

Geçip gitmesini bıraktı, kediler, köpekler, uçuşan boş torbalar, rüzgar, güneşin ışığı, bir arabadan kulağına ulaşan müzik, bir hayal, bir gerçeklik darbesi, dalgaların sesi, kumsaldaki kumlar, çöp kutusundaki muz kabukları, tenceredeki bozulmuş makarna, detaylar aklına hücum ettiğinde o hep sarılmak istedi. Bir parkta bir geyik gördünüz mü hiç? Bir parkta öpüştünüz mü hiç? Bir parkta sarhoş olup çimenlerin üzerine yatıp kaç sabahı beklendiniz? Kumsala koşturup dünyanın bütün kaosuna anarşinin en büyük haykırışını nasıl atttınız? Zamanda sıçradığımız anlarda belki de bir anlığına hepimiz bir yaralı geyik olduk. Belki de hepimiz bir anlığına bir kokunun esrikliğine kaptırdımız kendimizi. Altı üstü dünya üzerindeki garip bir yaşam formu değil miydik?

Yaralı geyik sıçrar en yükseğe
İnsanın arzusuna yalnızca bu arzunun tersinden geçerek ulaşabilmesi insani olan her şeyin mükemmelliğindendir. Soren Kierkegaard. Korku ve Titreme.
Matt Haig, İnsanlar, sf.269.

Korktuğunda ve titrediğinde kendini o ana teslim ederdi. Ağaçlar da korkar mıydı? Çiçekler kurudukları zaman çıtırdamalarını neden kimseye anlatmazdı. Soluksuz kaldığı bir anı anımsatan neden o kızdı. Neden oydu. Sonuç istemiyordu. Sonuç, ulaşmak, zapt etmek. Kaçınılmaz olan neydi doğada. Av ve avcının birbirine sarılıp toprağa düşmesindeki vahşet. Ölüp ölüp dirilmek. Bir geyikten bir aslana. Bir aslandan bir geyiğe. Yaşamın ritmini anladığımızda, seçim şansımızın olmamasını kabullenebilecek miydik?

Aşkta ve hayatta seçim şansın yok.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 272.

Ne çok titreme yaratmıştı bu roman. İnsanlar, insan olmanın gizemini çözmeye çalıştıkça bir uzaylı karşımıza çıkacak, hepsi yanlış diye mi haykıracaktı. Sabah oldu, gece oldu. Kış ve yaz. Galaksiler çarpıştı. Yalnızken kendini hiç yalnız hissetmedi. Sözcüklerin ironi yaratmasındaki başarısına güldü, soğuk bir bira daha açtı, parkta, çimenlerin üzerinde içti, kimseyi rahatsız etmedi. Kitaba gömüldü. Aslında parkta da değildi. Rüyalar rüyaları, hayaller hayalleri anlatır. Sonunda gerçek gerçekliği delip geçecek, böyle meydana geliyordu gerçeküstü durumlar. Yalnız değildi. Sevdiği sürece yalnız olmadığını biliyordu ve şu anda sadece sevmek istiyordu. Geçmiş, gelecek, ya da şimdi değil, geniş zamanda bir sezgiyle… Sadece sevgiye doğru ilerleyecekti, yalnız bir şekilde.

Yalnızlık hidrojen kadar evrensel bir gerçektir.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 299.

Parktan bir süreliğe uzaklaşması gerektiğini hissetti. Bir süre yürüdü, yürürken düşündü, merdivenlere ulaştı. Otobanla kumsalı birbirinden ayıran gün batımını izlediği yer, bir iskelede karşılaştı onunla, bir merdivende sarhoş oldu onunla, onun yatak odasında dönüştü bir yabancıya… Hayalperestlerin birbirlerine ulaştıklarında uyuyamadıkların öğrendi. Işığın yavaşlamasına alıştırdı gözlerini evet, kırmızılar, turunculara, yeşillere, mora, sarıya ve diğerlerine karıştı. Moleküllerinin sabah sabah ayrıştığını hissetti. Onun sesine olan açlığını kabul etti. Müziği kapatıp dalgaları dinledi, kumsalı henüz gürültüsüyle doldurmayan insanlardan önce. Deniz fenerinin sönmesini, havanın yeninden kararmasını diledi. Bir kez daha onun yüreğine ulaşmak için…

Başka zamanlarda otobandan kumsala gidip günbatımını izledim. Günbatımları güzeldi burada. Her seferinde büyülendim. Eskinden hiçbir şey ifade etmiyorlardı bana. Altı üstü ışığın yavaşlamasından ibaretti olay; günbatımında ışığın alması gereken daha yol vardı ve ışık bulut damlacıklarıyla hava parçacıkları yüzünden dağılıyordu. Ama insan olduğumdan beri batan güneşin renkleri karşısında sersemler olmuştum.Kırmızılar, turuncular, pembeler. Bazen de morun ürpertici tonları.
Dalgalar kıyıda kırılıp ışıl ışıl kumların üzerinden kayarak rüyalar gibi geri çekilirken kumsalda oturdum. Her şeyden bihaber moleküller bir araya gelip olasılıkdışı bir mucize yaratıyorlardı.
Matt Haig, İnsanlar, sf. 314.

Dalgaların gidip gelişlerine kendini kaptırdığında… Ayın yarattığı gel-gitlerin güzelliğine tapınabileceğini düşündü. Bir yudum daha aldı, yaşamdan. Biraz daha sarhoş oldu. Onsuz uyumanın ne kadar zorlaştığını görüyordu. Günbatımı gün doğumuna dönüştü. Zaman onunla dalgasını geçti. Bütün renkleri gördü, bir an.

…kendimi güneşin batışına tamamen kaptırıyordum. Çünkü, günbatımı gibi, insan olmak da arada kalmak demekti; geri dönülemez bir şekilde geceye doğru yol alırken, umutsuzluktan doğan umursamazlığın renkleriyle patlayan bir gün olmak demekti.
Matt Haig, İnsanlar, sf.315.

Ve inansaydı bir tanrıya şöyle tapınırdı ona:

‘bir kalbin kırılmasını engellersem,’ demişti şair, ‘boşa gitmemiş olur hayatım.’
Matt Haig, İnsanlar, sf. 322.

bi bak istersen

bir iz bırak

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.