kat 54

dirilten lezizceset Ekim 17, 2018
kat 54

Aşk yolunda gitmezse dağılmamız olasıdır. İnsanlar asırlardır birbirlerini beklediler. Birbirlerini sevdiklerini farklı yollarla göstermek için ölümün karşısına çıktılar. Nikki ve Patrick’in hikayesi de aşkın yolunda gitmeyen zamanlarında ortaya çıktı. 

Mükemmel evlilik. Mükemmel eş. Böylesi bir hödüklük artık bilinen bir klişe. Hemingway’in karamsarlığını anlayamadığımız zamanlardan. Havalı bir yaşam arayışı. İnsan, düzenin kendisiyle ilgilenmez. Gözü işleyişte de değildir. Bizi biz yapan duyguların dağılışı. Mükemmelliktense olağandışılık daha kışkırtıcı.

Silver Linings Playbook, deli insanların olağandışı hikayelerinden yalnızca birisi. Eğer yüreğimiz yaşamla olan bağımızı kopardıysa tehlike altındadır. Aşık insan deli insandır, der Freud aşağı yukarı haksız da sayılmaz. Durum ne olursa olsun hep rastlantıların güzel şaşırtıcılığında gerçekleşir güzellik. 

Aşkın yolunu bulmaya çalıştığı zamanlarda ise Tiffany ve Patrick’in hikayesi devreye girdi. Havalı bir yaşam arayışı sonlandı. Bir öksürük gibi boğazımıza yapışan yalnızlık, rastlantının çekiciliğiyle devrildi.

“Tiffany – Dinle, evlendikten sonra kimseyle çıkmadım bu yüzden bu işler nasıldı hatırlamıyorum.

Patrick – Ne nasıldı?

Tiffany – Bana bakışını gördüm Pat. İkimiz de hissettik. Yalan söyleme. Biz onlar gibi yalancı değiliz.Ben arka taraftaki ek dairede kalıyorum.Yani ailemin evinden tamamen ayrı. Yani bizi basmalarına imkân yok. Yemeğe formaylagelmen hiç hoşuma gitmedi çünkü futboldan nefret

ederim. Ama ışığı kapatırsan beni düzebilirsin, tamam mı?

Patrick – Kaç yaşındasın sen?

Tiffany – Bir evliliği sonlandırıp akıl hastanesini boylamayacak kadar büyüğüm.

Patrick – Bak, bu akşam çok iyi vakit geçirdim ve bence çok güzelsin ama ben evliyim, tamam mı?

Tiffany – Evli misin? Ben de öyleyim.

Patrick – Hayır, karıştırıyorsun. Seninki öldü.”

Mantıklı düşünceler her şeyi doğru düzgün yapacağımız anlamına gelmez. Mantık sıradan hikayeler aktarmamıza yol açar. Dikkatini verdiğimiz dünya bir kaç saniye daha evrilir. Uzun bir koşunun onu rahatlatacağı düşüncesiyle yükselir Patrick. Geçmişindeki travması sıkıcı bir evlilik, yüzüstü bırakılmış bir yürek. Bir yürek yüzüstü bırakılırsa küstahlaşır. Herşeyden kaçmak için saatlerce üzerine geçirdiği çöp torbasıyla akıl hastanesinden ayrılmıştır. Buradaki çöp poşeti bir metafor elbette. Evlilik bir kazadır. Aşksa bunun ötesindeki kusurlu çarpışma. Kazayı kabullenmek istemeyiz. Tek kişilil malubiyeti kimse istemez. İnsan delirse de güçsüzlüğünü yaşamak istemez.

“Tiffany – Yüzüne ne oldu?

Patrick – Ağırlık kaldırırken kaza oldu.

Tiffany – Çok saçmaymış. Neden evimin etrafında koşuyorsun? Geçen akşamki konuşmamız seni üzdü mü?

Patrick – Burası benim yolum, tamam mı? Çekil git.

Tiffany – Burası benim mahallem. Evimin etrafında koşuyorsun.

Patrick – Yalnız koşmak istiyorum, tamam mı?

Tiffany – Ben de.

Patrick – Yalnız koşmak istiyorum. Keser misin?

Tiffany – Ne?

Patrick – Burada ben koşuyorum.

Tiffany – Ben de.

Patrick – Başka yerde koşsana. Bir sürü yol var be! Ne yapmaya çalışıyorsun?

Tiffany – Bu yolu seviyorum. Burası benim mahallem.”

Gerçekten de yalnız bir koşu mu ister, insan. Kazanın ardından yanında koşanın gerçekliğine bulaşmak istemez. Benim mahallem der, benim koşum, benim yaşamım, çekil kenara. Ama durumları yönlendiremezsiniz. Yollar eninde sonunda sizi istediğiniz yahut istemediğiniz durumlarla karşılaştırır. Tiffany’le Patrick bir akşam yemeğinde karşılaştıklarında, bir anda birbirlerine vurulduklarını daha sonra anımsayacaklardır. 

“Tiffany – Sürtüğün tekiydim ama artık değilim. Bir yanım her zaman serseri ve edepsiz kalacak ama bunu da her yanım gibi seviyorum.”

Edepsiz yanlarımız sevmeliyiz. Onları törpülemek, isteklerin sapkınlıklara dönüşmesine yol açıyor. Her yanını seven bir kadının yürekliliği Tiffany’de hayat buluyor. Bir umut ışığını taşıyan her zaman bir kadın olacak. Durumun ağırlığını değiştirmeye gücümüz yetmez. Yaşam kas gücünün yaptıklarıyla biçimlenmez. Dünyayı dönüştüren düşüncedir. Ve Hemingway’in pencereden fırlayan meşhur romanını düşünün bir umut ışığını yakan onun pencereden fırlayışıdır. 

“Pat’ın Doktoru – Pat, umut ışığı fikri senindi. Ben senin sözlerini tekrar ediyorum. O sefil dediğin delilik seni daha mutlu, daha sakin çok olumlu bir felsefeyle dışarı çıkıp spor yapan ve kitap okuyan biri haline getirdi.”

Bizi sıkan düşüncelerin üzerine yürüdük mü? Aslında her sabah içimizde ertelediğimiz eylemleri gerçekleştirmeye başladığımızda daha fazla rahatlamadık mı? Spor yapmak bedenimizi özgürleştirdi. Kitaplarsa zihnimizi boşluğun içine dolan yıldız tozlarına çevirdi. Ön yargılarımızın basitliğinden irkildik. Ayrınrıları, durumun bize ulaştırdıklarını da o zaman gördük. Patrick’in Tiffany’de gördükleri, edepsiz bir yüreğin güzelliğiydi:

“Patrick – Böyle kızlar bazen eğlenmek ister ama bazen istemezler. Kolu kanadı kırılmış, incinmişlerdir ve kolay hedef olurlar. Ama bu vakada, yani bu kızın durumunda sanırım o kanat düzelmiş dostum.

Tamamen iyileşmesini sağlamalıyız ve sen şu an iyileşme sürecine engel oluyorsun, tamam mı? Çünkü o çok hassas, zeki, sanatçı ruhlu biri. Harika bir kız ve buna saygı göstermelisin. Hadi. Seni arabana kadar geçireyim. Sen bundan daha iyi birisin. Bunu gözlerinden anlayabiliyorum.”

İlk defa birini korumak istediğimiz o güçlü içgüdüyü hatırlayalım. Başkaları için karşılıksız verilmiş, zamanı, acıyı, mutluluğu tüm o duygular yığınını düşünelim. Her insan bir başkasını yaralar ve kazanırken ne kadar çok yükselir. Bu hafilfliğin hacmi ne kadar büyük ve şaşırtıcı.

“Tiffany – Başkaları için her şeyimi veriyorum ama ben hiçbir zaman istediğimi alamıyorum, tamam mı?”

Kalbin içten gelen dansı bizi mükemmeleştirmez belki ama müthiş yapar. Karşılıksız bir biçimde değişimin içinde olmak, merakımızın giderilmesi. Delice bir merak, çılgınca bir dans.

“Tiffany – Müthiş olacak, sen de müthiş olacaksın. O da müthiş olacak ve sen karşılığında bir şey teklif etmeden kimsenin durumundan faydalanan biri olmayacaksın.”

Bizim bilmediğimiz şey ne olabilir? Deliliğin ucunda başlattıkları dansın sunduklarını kaçımız görebildi? Patrick ve Tiffany gibi iki sosyopatın bir anda birbirlerine sarılıp dans etmelerini sağlayan güç neydi? Durum mu, kaza mı, korku mu? Korkunun buradaki payı hislerimizi hareket geçirmesiydi. 

“Patrick – Tiffany, Danny ya da benim gibi insanlar sizin bilmediğiniz bir şeyi biliyor olabiliriz, tamam mı? Bunu hiç düşünmüş müydünüz? Belki bir şeyleri daha iyi anlıyoruz çünkü Altıncı hissimiz var. Yani herkesin var ama herkes algılayamıyor.”

Yani kendimizi algılamaya açtığımızda, aslında bir çok şeyi başarıyorduk. Patrick, eski karısı Nikki’yi görmüşcesine Tiffany’e yönlense de.. onların arasındaki dansı başlatan, tekrar aşık olmanın ne kadar özlem duyulan bir yolculuk olduğuydu. Konuşmadan yavaşça bir yürüyüş, asırlık bir yürüyüş.

“Tiffany  – Neden bana doğru Nikkiymişim gibi yürümüyorsun? Beni ne kadar özlediğini göstermenin tek yolu yürüyüşünmüş gibi. Yavaş yürüyüşün. Konuşamazsın. Sadece yürü. Bunu yapmam.”

Filmi izlerken yönetmenin size hissettirmek istediği de aşağı yukarı bu his. Hiçbir şey hissetmemiş gibi yılları aşmak, unutmak ve korku duyduğumuz her şeye karşı savaşmak. Büyük iddaa bu. Büyük bahis. Kayıplarımız düşünüldüğünde, kaybettiklerimiz bizim kaybolmamızdan haz almıştır, orası kesin. Ancak duygu budur işte.

“Tiffany – Hissettin mi? Bu duygu işte.

Patrick – Hiçbir şey hissetmiyorum.

Tiffany – Sana Tommynin nasıl öldüğünü anlatan oldu mu?

Patrick – Hayır.

Tiffany – 3 yıl 5 günlük evliydik ve onu seviyordum. Ama son birkaç ayımızda seksten pek hoşlanmıyordum. Birbirimizden çok farklı olduğumuzu hissediyordum. Depresyondaydım. Bir kısmı benim yüzümdendi. Bir kısmı da onun çocuk istemesindendi. Ama ben daha kendime zor bakıyordum. Bu beni suçlu yapmaz herhalde. Neyse bir akşam yemekten sonra King of Prussiadaki Victoria’s Secret dükkânına gitti ve beni havaya sokacak iç çamaşırları satın aldı. Geri dönüş yolunda 76. caddede lastiği patlayan birine yardım etmek için durunca araba çarptı ve öldü.

Victoria’s Secret kutusu hâlâ ön koltukta duruyordu. İşte bu duygudur.”

Karşımızdakinden dilediğimiz aşkın aslıdan kendi hayal dünyamızdaki mitle uyuşmama durumu. Deliliğin farklı kulvarları. Aytrıntıların yorumlananaması. Kusursuzu arama ahmaklığı. Mükemmeliğin kıytırık gerçekliği. Ne kadar çok kalbimiz kırıldı değil mi? Ve ne kadar çok denedik? Delice bir şey yap, eğer onunla uyuşabilmek istiyorsan.

“Benim deliliğimle uyuşabilmenin tek yolu senin de delice bir şey yapmandı.”

Bu oyundaki, bu filmdeki, bu hikayedeki, Patrick ve Tiffany arasındaki bu çılgınlığı açıklayamam belki ama en azından izlediğinizde ve hissettiğinizde bundan sonra nasıl olacağınızı tahmin edebilir ve sizin adınıza sevinebilirim.

“Hayatta kalbiniz çok kırılacak. Bu kesin. Ne bunu, ne de kendimde ya da başkasındaki çılgınlığı açıklayamam.”

bi bak istersen