park 16

dirilten lezizceset Eylül 24, 2018
park 16

Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında.

Amerikan Edebiyatı’nın yol öykülerini hep sevmişti. Eski sözcüklerin büyülü dünyasına aşıktı. Sevdiği kızı düşünürdü yollara düştüğünde. Sonbahar parktaki ağaçların yapraklarını dökmüştü. Gecenin bir yarısı park lambalarının altına işeyen yalnız köpeklere baktı, arada sırada onları besledi. John Steinbeck’in  köpeği Charley’le çıktığı güzel karavan yolculuğunu düşündü. Evinden aşağı inen yokuşta yaz aylarının haylazlığında konaklayan karavanları hatırladı. Sabahın erken saatlerinde işe giderken her şeyi bırakıp içlerinden bir tanesini çalmayı dahi düşündü. Elbette asla yapamayacaktı böyle bir şey. Orta doğunun batı yakasındaki bir tatil beldesinde sadece hayal kurmanıza izin verirler. 

Hep bir giden olmanın hayalini kurdu ama yerleşik olmaya da tutkuluydu. Düşünceleri ve yaşamı her zaman çatışırdı. Özellikle yalnız başına geldiği bu parkın köşesinde kulaklıklarını kulağına takar, sevdiği bir parçayı açar ve sevdiği kadının onun yalnızlığını anlamasını umardı. Tutkuyu damarlarında hissettiğinde soğuk bir bira açar ve geceyi uzatırdı, sabah ne kadar erken kalkması gerekirse gereksin, yaşamı umursamamayı öğretmişti kendisine. Diğer insanlar gibi rutin bir hayatın kurbanıydı o da… tıpkı diğerleri gibi… tıpkı olmak istemedikleri gibi… 

“Ülkenin her köşesinde tekrar tekrar göreceğim bir ifade vardı gözlerinde: Yakıcı bir gitme, hareket halinde olma, yola çıkma, herhangi bir Buradan herhangi bir başka yere gitme arzusu. Nasıl günün birinde çekip gitmek istediklerini, bir şeye doğru değil bir şeyden uzağa gitmek istediklerini, hiçbir bağları olmadan özgürce dolaşmak istediklerini anlattılar sakin sakin. Gittiğim her eyalette bu bakışı gördüm ve bu özlemi duydum.” Sf. 15.

Özlemini duyduğu şey ne kadar canını yakarsa yaksın. Parkta yol öyküleriyle donatılmış görkemli romanları okumayı seviyordu. Loş ışığın ardında salına salına yüreyen ve ayın parlaklığına havlayan köpekleri izliyordu. Charley’ın çıkardığı sesi ve sahibiyle çıktığı yolun uzunluğunu benimsemesini düşünüyordu. Ne kadar özgür olabiliyordu hayatın içinde. Kendisini romanlara kaptırdığında açlıktan kazınan midesinin çıkardığı sesleri umursamıyordu. Arada sırada sigara içiyordu, eski günlerin melankolisine katılmak için. Güzel bir şarkının ardından kulaklıklarını çıkarıyor ve denizin ona ulaştırdığı tatlı kokuyu içine çekiyordu. Dalgaların sesini dinliyordu. Ufak tefek arabaların yolun köşesinden geçerken çıkardıkları motor seslerine kulak kabartıyordu. Yaşam gerçekten ona kendisini kandırmak için sınırsız bir kapasite hediye ediyordu. 

“İnsanın kendini kandırma kapasitesi sınırsız.” Sf.16.

Onu yalnızlığından kurtaran kızı düşünüyordu. Güzel öyküler kendisini yaratmanın bir yolunu buluyordu. Ne kadar acı çekmiş olursak olalım. Gece olduğunda insanlar birbirlerini anlamanın bir yolunu buluyorlardı. Kusursuz çöllerin sıcak kumları üzerinde onunla dans ettiğini düşünüyordu. Yıldızların başının üzerinde dolanıp durduğunu ve birbirlerine çarpmayan harika uyumlarına gülümsüyordu. Yolda değildi belki ama Steinbeck’in anlatımı onu Amerika’nın çorak yollarına taşıyordu. Yazarın ve köpeğinin dostluğuna hayran kalıyor ve uzun yolculuklardan sonra ezberlenen yolların unutulduğuna tanık oluyordu. 

Portakal suyundan bir yudum aldı ve bir sayfa daha çevirdi. Onu hayatta iki şey uykusuz bırakıyordu, aşık olduğu kadın ve başlayıp bitirdiği romanlar. Defalarca tekrarlanmak üzere ona sunulmuş harikalar diyarı. Kendimizi kandırmaya izin var. İzinli olduğumuz günlerde insanlardan uzakta kendimizi dinlemeye izin var. Aylar, yıllar, asırlar geçse değişen hiçbir yoktu. Geçmiş ve gelecek şimdiki zamanın içinde aynı hızadaydılar. Değişmek bir başkasının yüreğinde başlıyordu. Bir başka canlıyı izlemek, dalgaların sesine dalmak, boğulmaktan kurtarılmış gizemli bir ruha sarılmak. Bir başkasının gülümsemesinden başlayıp sonsuz bir yolculuğa çıkmak. 

“Yaşam güneşi değiştiremez, çöle su getiremezdi; bu yüzden kendini değiştirdi.” Sf. 191.

Parkta sayfalarca okuyor, evine döndüğünde yatağının üzerinde sayfalarca yazıyordu. Kendisinden geriye cansız bir nesne bıraktığında düşüncelerinin karmaşasında hatırlanmak istiyordu. Yaşamın onu değiştiremediğini ve hep kendisi olarak kalacağını haykırmak istiyordu. Dünyanın bütün toprakları üzerinde insanların birbirlerine sarılmalarına izin verilmeliydi. Zihinler sonsuz bir oyunun erotik cazibesine kapılmalıydı. İnsanlar birbirlerini ancak çıplak kaldıklarında anlayabilirlerdi. Birbirlerinin solukları ve inlemeleri ne kadar yakınsa o kadar anlamlı olabilirdi yaşam. 

Yol öykülerini sevmişti ve aslında en güzel yolculuğu da tenlerimiz üzerinden gerçekleştiriyorduk. Bir diğerinin izi, yarası ve pürüsüzlüğü bir diğerine armağan edildiğinde. Bütün despot yönetimlerin, bütün yasakçı hükümetlerin yeryüzünden silinebileceği bir yer arıyordu. Kendi yatak odamızın duvarlarını yıldızlara açtığımızda kusursuz güzelliği ve özgürlüğü hissedecektik. Steinbeck’in karavananıa verdiği adın neden Don Kişot’un atıyla adaş olduğunu anlayacaktık. Tüm serüven, bütün yaşamımız acının ardından gelen güzellikte gizliydi. Kaçımız gerçekten öptü. Kaçımız gerçekten sevişti. Azınlık sadece yalnızlığını beyaz kumların üzerine sürer ve bir kaçımız büyülü kumsala ulaşabilirdi. 

Termosuna doldurduğu portakal suyunu bitirdi, John Steinbeck’in romanını çantasına koydu. Eve geldi romanı kitaplığına yerleştirdi ve bir yenisine başlamadan önce sevgilisinin dudaklarından öptü. Bir fotoğrafı vardı onun. Onu seviyordu, kitapların arasında dans ettiler.

bi bak istersen