park 17

dirilten lezizceset Eylül 25, 2018
park 17

Düşen Şeylerin Gürültüsü

Juan Gabriel Vasquez’in Düşen Şeylerin Gürültüsü adlı romanıyla parka girdi. Kış sonbaharın arkasında hava sandığından daha açıktı. Günü değerlendirmenin yeri ve zamanıydı. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Bir uçağın arkasında bıraktığı toz bulutuna baktı. Romanı açıp kaldığı yerden devam etti. 

Düşen bir uçağın arkasında bıraktıklarıyla ilgili bir hikayeydi. Ricardo Laverde’nin peşindeydik, bu adam neden ölmüştü. Terk edilmiş olan her şeyin neden böyle bir büyük gizem taşıdığını nasıl öğrenecektik. 

Anılarımız parçaları, genç kızlar, gizemli yerler, basit olaylar, hafif bir esinti. Kolombiya’nın karanlık geçmişi, uyuşturucu kaçakçılığı yaparken bir uçağı uçururken bir uçaktayken başkalarını başka dünyalara uçurmak. Deneyim dediğimiz her anın komik gerçekliği. 

Yetişkinlik yaşı, kontrolün çok zararlı yanılsamasını da beraberinde getiriyor ve belki de ona bağımlı oluyor. Demek istediğim, kendimizi yetişkin hissetmemizi sağlayan şey kendi yaşamımız üzerindeki o hakimiyet yanılsaması, zira yetişkinliği özerklikle, başımıza ne geleceğini belirlemeye yönelik en yüce hakla bağdaştırıyoruz. Hayal kırıklığı er ya da geç geliyor, ama illaki geliyor, asla gelmemezlik etmedi.

Düşen Şeylerin Gürültüsü, Juan Gabriel Vasquez. Sf. 219.

Parktan baktığında denizi görmek içini rahatlatıyordu. Mutluluğun bir anlığı bir sonsuzluğu yerdeydi. Dalıp gitmek hoş karşıladığı bir alış-verişti. Dünyanın ona verdiklerine ve ondan aldıklarına baktı. Renklerin biraz daha fazla belirginleştiğini gördü. Unutulup gitmiş bir hafızanın peşinde bir aldanış ve aldatışın hikayesini takip etti. Yanılsamalara biraz daha fazla kaptırdığını görüyordu kendisini. Sırtında sabah uyandığından beri dolaşan bir ağrı vardı. Uzun zamandır koşmadığını hatırlamıştı. Ricardo sanırım o sıralarda uçağıyla eve dönme planları yaparken ortadan kaldırıldı. Antonio öğretim görevlisi olduğu hukuk fakültesinde öğrencilerinden birine aşık oldu. Tüm ahlak kurallarının aşk karşısındaki yetersizliği. Yargılamak ve yargılanmak masada duran ucu keskin bıçaklardı. Bir yelkenli Eylül ayının ortasında denizin ortasında durmuştu. Yelkenliğe baktı oturduğu parktan. İçindekileri düşündü. Balık mı tutuyorlardı? Öpüşüyorlar mıydı? Dans edip kıyıdakilerle dalga mı geçiyorlardı? Yoksa gövdesinin Marina’da aşınıp bozulmaması için dolaşmaya mı çıkarılmıştı? 

Hatırlayarak izlediğini gördü. Okuduğu romanlardaki gibi bir hikayeye başlayamamak, sinirlerini bozdu. Bir anda daldığı yerlerden banka kitap okuyan adama geri döndü. Gözlerini satırlarda gezdirdi. Kaldığı yerden devam etti. Bir paragrafı sürekli dönüp okudu. Yetişkinlik yaşı hakkında. Başımıza ne gelmişti böyle. Nasıl da anlayamamıştık. Biraz daha okudu biraz daha okudu… Çok şaşırtıcı bir roman değildi, Alfaguara Ödülü’nü almıştı. Bir ödül biçilmişti hikayeye. O yüzden uçak düşerken kara kutuda gizli kalmış konuşmaları dinledi. Okudu. 

O romanı bitirirken yelkenli uzaklaştı, uzaklaştı ve gözlerini kaldırdığında kaybolup gittiğini gördü. Hafızasından dökülen anlar gibi kaybolup gitti her şey. Romanı bitirdi, kış güneşinin geldiğini hissetti deniz fenerinin karşısındaki evine yollandı. Onu aradı, bulamadı. 

bi bak istersen