park 18

dirilten lezizceset Ekim 1, 2018
park 18

Deliduman hakkında.

Parkları deli dumanlardan korumaktan vazgeçmişlerdi. Sonbahardan sonra kış gelir ve o kendi topraklarının kustuğu yazarlara yönelir. Emrah Serbes’in romanını kafası güzel bir günde, sokakta sevdiği dostlarıyla birlikte çaldıktan sonra almıştı. Sabahına parka geri dönmüş, romanın sayfaları üzerinde akmıştı.

Sokakta gelip geçen insanlara çaldığı şarkıları düşününce kendini yetenekli hissederdi ama çoğu kez bu duygu yoğunluğu aslında istediklerini başaramamış olduğunu da gösterirdi. Evet, yazarın dediği gibi insanların çoğu yeteneksizdi ve kim bilir ondan daha tutkulu müziğe sarılan arkadaşları ne zaman gün ışığına çıkacaktı.

İnsanların çoğu yeteneksizdir. Öyle olmasaydı yeteneğin ne anlamı kalırdı ki zaten. Şanssızlıklarından ötürü yetenekleri gün ışığına çıkamamış insanları bir yana bırakalım, saygıyla anmak gerekir onları, gerçi kim olduklarını bilmiyoruz, olsun, saygıyı hak ettikleri açık. Sf. 22

Dünyanın adaletine inanmaktan vazgeçtiğinde sevginin sadeliğine bıraktı kendisini. Karşı bankta oturan yaşlı adama baktı. Acaba kaç kadınla birlikte olmuştu ömrünün bu kısmına gelene kadar, kaç aldatış, kaç terk ediş yaşamıştı. Bir bankta boş bakışlarında umutsuzluğun acı parçaları vardı. Gördüğü adama acıdı, zamanla dönüşeceği bu adam olmak istemiyordu. Dünyada onun payına kalan son adalet kırıntısına tanık olmayı umuyordu.

Her insanı seven birileri bulunur çünkü, budur dünyada kalan son adalet kırıntısı. Sf.23

Kimin için bekledi, kimin için üzüldü. İçindeki belirsizlik o kadar güzeldi ki bir arzu nesnesi haline gelen kadının peşinde kaç gece yaşadığını saymayı bıraktı. İnsanların güzel olan her şeyi istiflemesi bıkkınlık veren bir uğraştı. Duygularını keskinleştiren öykülerin peşinde bir kitap hakkında konuşmak yerine onu sarsan kelimeleri yaşamının rutin kulvarına yerleştirdi.

Belirsizlik denen şeyin de arzular üzerinde keskinleştirici bir etkisi olur genellikle. Sf.35

Tükenen ümitlerimiz, yaşamınızda değiştirmek istediğiniz yığınca detay olmuştur ama ne kadar zorlarsanız zorlayın hep aynı kavşağa çıkarsınız. Oturup sayfalarca kitap okuduğu bu bankı seviyordu. Dünyayı umursamamasını kolaylaştırıyordu, yeşil ağaçların altında bulduğu serinlik. Ağaçların yaprakları yavaştan kurumaya ve renk değiştirmeyen başlamıştı. Yüreğine benzetiyordu yaşamın sıkıntısını. Kaçırmış oldukları için üzülemiyordu artık, onların gözlerinin içinde kaybettiği parlaklık adına kendini feda ediyordu.

İnsan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ümitleri tükenince yıkılır. O zaman hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüşür. Sanki son vapuru kaçırmışsın da bir adada mahsur kalmışsın, güneş ağır ağır batarken sonraki vapurun hiç gelmeyeceğini söylemişler sana, bunun can sıkıcı bir şaka olmadığını, gerçek olduğunu söylemişler. Buydu vaziyetim. Beni o kış bir kişi terk edip gitmişti ama sanki iki yüz elli kişi terk edip gitmiş gibi hissetmiştim. Sf. 160-161

Yaşamak için uğraşırken gözümüzün önünden kaçan tonlarca ayrıntı. Hepsini yakalamak istemişti. Dökülen yaprakların bir süre sonra hangi ayaklar altında parçalanacağını gözlerinin önüne getirdi. Yalnızlığının kendisini ele geçirişine her zaman tanıklık etti. İster istemez ellerinin ve yüzünün buruşmasını onayladı. Doldurduğu termosundan bir fırt çekti. Üniversite yıllarında binip durduğu feribotları ve vapurları hatırladı. Yaşamın can sıkıcı bir şaka olmadığına inanmak istemişti o zamanlar. Ellerinden kayıp giden zaman karşısında ne kadar acizdi. Zamanın, paranın, mevkiin hiç bir önemi yoktu. Koşturup yetişmek için arkasından baktığı vapuru kaçırırken aslında bir yere yetişmesine gerek yoktu. Ne kadar hızlı yaşamak istiyordu insan. Ne kadar korkutucuydu bunu fark etmek. Hızlı geçen ve tüketen zamana karşı o da yavaşça geberecekti. Denizle arasındaki bağ da buydu. Küllerim hiçbir zaman sana ulaşamayacak çünkü bir ortadoğu ülkesinde doğmak, delidumanı bütün ciğerlerine doldurmakla eşdeğerdi. Öksürürsün. Ellerin titrer. Üzülürsün belki de ama bu lanetli topraklar barbarlar tarafından istila edildiğinden beri sende zihninle esir kalmış olursun. 

Akşamdan kalınan sabahlarda insanın dün gece yaşananları kare kare anımsadığı ama büyük fotoğrafı tam olarak göremediği alacakaranlık bir devre vardır. Beyninizin içini nöron amcıklaması geçirene dek kucaklamaya niyetlenmediğiniz sürece sorun çıkmaz, pek çok sevimsiz hatıra, o huzurlu alacakaranlıkta dolanmaya devam eder. Başıboş, bencil ve serserice dolanmaya devam eder o huzur bulmuş sevimsiz hatıralar beyninizin içinde. Ne hatırlanacak kadar berraktırlar ne de unutulacak kadar bulanık. Dünyanın kendisi gibidirler. Evet. Bizzat dünyanın kendisi gibidir o yarı unutulmuş sevimsiz hatıralar. Ayrıca herkesin böylesi zihinsel bir alacakaranlığa da az çok ihtiyacı vardır. Alkoliklerin sabahtan içmeye başlamasının nedeni de içkiden çok, o huzurlu alacakaranlığa olan ihtiyaçtandır. Alkolikseniz ve bu konu ilginizi çektiyse bana Facebook’tan yazabilirsiniz, fotoğrafınızı beğenirsem cevaplarım, şu an vaktim yok. Sf.187

Bir kedi kuyruğunu sallaya sallaya ayaklarının dibine yerleşti. Akşamdan kalma sabahları severdi. Kedileri balkonundan beslemeye devam ederdi, dedesinin ona öğrettiği gibi. Evet sanal dünyanın nimetlerinden faydalanmayı açık bir yayın dünyasının her şeyden daha güçlü olduğunu da bilirdi. Hatırladığı ne kadar ayrıntı varsa iyisinden kötüsünden yerleştirirdi bu dünyanın içine. Çocukken yaşamı kucaklamayı sevmişti, vazgeçmesini istediklerinde hepsini ve her şeyi terk etti. Birbirinin aynısı olması beklenen zihinlerimiz ne kadar kırılgandı. Birini tam sevmeye çalışırken onun bir başkasına dönüşmesi ne kadar can acıtıcıydı. Terk edilirsin ve şöyle düşünürler sanırım, üzülsün de kendi başına her şeyi göğüsleyebileceğini bilsin. Böyle olmaz hiç bir zaman. Bir başkası olmadan yaşamını hayli hayli sürdürüceğini bilmek. Asıl havayı karartan güneşin batışı değildi işte, bir başkasının yaşamının senin yüreğine batmasıydı. Hiç bir şeyi değiştiremedi. Bir bankın üzerine yerleşti, kedilerle birlikte içti, sarhoş oldu ve karardı. 

İnsanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz, geri adım atamayacak kadar da yıkkın. Hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir kararlılıkla yolumuza devam etmek. Sf. 264

Ne kadar sağlam parçası kalmıştı bilmiyordu. Yürümeyi severdi. Yalnız başına ya da bir başkasıyla. Yürürken konuşmak onu rahatlatırdı. Uzun yürüyüşler için seçmişti bu deniz kıyısı kasabasını da… Kendini ne bir türk, ne bir amerikan, ne bir fransız, ne bir başka milletten hissederdi. İnsandı ulan o. Yanında başka dünyalardan gelmiş güzel şeyler olurdu. Onların gerçekliğine bulaşmak, kafalarında soru işaretleri yaratmayı severdi. Onlar da onu bu yüzden terk ederlerdi zaten. Sokak kedileriyle yaşaması için… Soğuk birasından yudumlayıp manzaradan bir tad alması için… Körleşen kendisi değil, hep çevresi olmuştu. Ellerini kollarını nereye koyacaklarını bilemeyen çevresi yüzünden başkalarını kırmıştı. Sağlam parçalarından dışavurumcu bir heykel yaratmıştı ve dışa akan her şey bir diğerini de etkiliyordu.

Bazen çabuk gelişen bir arkadaşlık ne denli yalnız olduğumuzu hatırlatır bize. Sf. 313

Çoğu kez yaşamıştı bunu evet. Berbat hissettiği günlerde tanımadığı biri çıkıp gelir ve yaşamına katılırdı. Çabucak kaynaşırdı insanlarla, anlatacaklarından ziyade dinlemeyi bildiği için onun yanında kalırdı bu dostlar. Ket vurmak istemezdi konuşmalara. Ona ters gelen düşüncelere çıkışırdı hemen. Önünden geçen genç bir kız her zaman dinlendirirdi onu. 

İnsanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir, gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir. Sf. 341

Gerçekten bambaşka biri olmayı istediği anlar olmuştu. O kadar çoktu ki… O kadar kalabalıktı ki… Kimse kimseyi umursamıyordu. Herkesin duyguları kendine. Tutkuları kendine. Hayalleri kendine. Hayatın bencilliğiyle insanın bencilliği arasında bir fark yoktu. Sonbaharın kışı getiren esintisine bıraktı kendini. Yalnız olmadığını duyumsadı. Bu parktaki bütün insanlar onun arkadaşlarıydı. Onun sevgilileri. Onun düşmanları, babaları, anneleri, çocukları… Bambaşka biriydi, bir bankta yalnız başına oturup kitap okurken, bir diğeri için koca bir yabancı, bir aşk içinse koca bir yalan. 

En büyük aşklar bitiyor, bir pet şişe beş yüz yıl yaşıyor. Sf.346

Acıttı mı? Acıtır. Dirilmek yürek ister. Şöyle derler de mi: her aşk biter, her tutku kendi yüreğini tüketir bitirir ve nedense denize pet şişe atanlardan nefret eder, hızlı bir şekilde ölmelerini diler bu insanların. Oturduğu yerden kalkar, denizde yüzen insanları izler, son yolcu gemilerinin düdüklerine kulak kabartır, gitmek ister.

Deniz fenerine bakar ve balkonu sahiblendiği gibi iskeleyi de sahiplenirdi. Bilirdi, hep onu seveceğini bilirdi. En derininden. Derisinin altına işlemişti gerçekliği. Aşk bitmez. 

bi bak istersen