park 19

dirilten lezizceset Ekim 3, 2018
park 19

Beş parasız mutlu olduğu öğrencilik yıllarını hatırladı. Parka gelip oturduğunda George Orwell’ın bambaşka bir romanını Paris ve Londra’da Beş Parasız’ına dalıp gitmişti. Gerçek dünyanın sade bir anlatımıydı. Otel işçilerinin, sokak insanlarının buruk hikayeleri, kırılmış dökülmüş efsaneler… İnsanın kendisinden emin olduğu zamanlar azdır. Zamanın üzerimize yıktığı yükü kaldırıp atmaya çalışmak hep zor olur. Açlıkla ve hayatta kalma oyunuyla yalnız başınıza bırakıldığınızı anlarsınız.

Ekim ayının gelmesiyle Ada’nın kapasitesi olması gerektiği kadar azalmış ve yeniden bir kıyı kasabasına dönüşmüştü. Elimizden tutup götüreceklerimizin sayısı azalmış, içimizdeki son umutlar soğukla donmuştu. Parka gelip giden sokak müzisyenlerinin özgürlüğüne takılı kalmış, romanın sayfalarını çevirmişti. İzleniyor ve gözleniyor olmak onu artık korkutmuyordu. Tüm haliyle apaçıktı. Diğerlerin kaypaklığına ve inançsızlığına katlanamıyordu. Sadece parkta bir gölgenin altında soğuk bir birayı yudumlayıp karnını kaşıyıp bir romanı bitirmenin huzurunu yaşamak. 

Otel yaşantısının yıpratıcılığı ve kışkırtıcı öyküler sunmasını aşağı yukarı öğrenmişti. Tüm rutin işleyiş sırasında gidip gelen düşünceleri, kaç derecede bulaşık yıkanıyor, hangi odalardaki teknik sorunlar çözülemiyor, hepsini öğrenmişti. Kendisini kurtaracak olan mutluluğun varlığından hala habersizdi ama sorumlusu kendisiydi. O kadar saklamamalıydı kendini. Bir sayfa daha çevirdi ve garsonların zorlu yaşamları hakkında yazılanların hepsine yürekten katıldı. 

Olağan sorunlar düşüncelerinizi kilit altında tutar. Yolcuların daha ziyade kalitesiz turistlerin uğrak noktasına dönüşmüş bir otelde yaşamınızı harcadığınızı düşünebilirsiniz. Öyküleri ustalıkla yanyana getirirseniz, rutin geçen zamanı usturuplu kullanmayı başarırsınız.

Garsonluk kumardır,” derdi, “insan ölünceye kadar yoksul kalabileciği gibi, bir yılda servet de yapabilir. Ücret vermezler, garson bahşişe bağımlıdır. Hesabın yüzde onu ve şarap firmalarının şampanya mantarı başına ödedikleri. Bazen bahşiş boldur. Örneğin, Maxim’in barmeni günde beş yüz frankı doğrultur. Mevsimine göre, beş yüzü de geçer. Ben kendim günde iki yüz frank aldığımı bilirim. Biarritz’te bir oteldeydi, tam turizm mevsimiydi. Bütün çalışanlar, müdüründen tutun bulaşıkçılara kadar herkes, günde yirmi bir saat çalışıyordu. Yirmi bir saat iş, iki buçuk saat yatak, bir ay boyunca, durmaksızın. Yine de, günde iki yüz franka değiyordu.  Paris ve Londra’da Beş Parasız, George Orwell, sf. 41-42.

Hayatımız bir kumardı. Bir banka oturup bekleyebilirdik de, ya da denizin içine doğru ilerleyip kaybettiklerimiz uğruna her şeyden uzaklaşabilirdik. Kışı beklemek ruh ister. Yazı geçirmek yürek. Şehirlerin köşelerine yerleştirilmiş oteller sıkıcıdır, ter akıta akıta deniz kıyılarının köşelerine yerleştirilmiş otellerde zaman harcamak lazım.

Soğuk bir biranın açılan kapağı onu serinletirdi. İnsanların gülüşmelerine, sarılmalarına, öpüşmelerine takılırdı gözü. The Doors çalmaya başlardı. Özgürlük hissettiği yerde hayal ettiği hikayelerdi. Yaşamak için çok zamanı yoktu. Birden fazla dünya yaşamak için kusursuz değildi rutin dünya. Bir anda gün başlardı ve bittiğini anlamazdınız bile. İnsanlar kuşku duymuyordu, merak etmiyordu, kalabalık sokaktaki acizlikleri gözünün önünden gitmiyordu. İnsanların hikayeleri sokak köşelerinde birikiyordu, ne kadarını anlatmaya vaktimiz vardı? George Orwell beş parasız geçen gençliğini yaşam savaşında boğulanların yanında harcamıştı. Onun romanlarındaki distopya yaşadığımız boktanlığın sarsıcı gerçekliğiydi aslında. Onun romanlarıyla daha önce karşılaşmıştı. Gençliğinin çıkmaz sokağını hatırlatıyordu satırları. Güneşin altında sıcakla birlikte ne kadar terlerse terlesin umrumda değildi. Bir kaç adım uzağındaki denize girip zihninin dehlizlerini serinlettikçe okumaya ve düşünmeye devam edecekti. Onu düşünmesini hiç kimse, düşündüğü bile engelleyemezdi. Genel geçer değerlerin boşluğuyla dalga geçecek, egolarının içinde hırslarıyla delirenlerin suratına gülecekti. Bir kaçımızın gerçek tutkuları olmuştur ve ne yazık ki bir kaçımız bu tutkuları sonuna kadar yaşatmıştır. Unutulan bir surat olmak ya da zihinlerde kalan bir sırıtış. Gücün nasıl bize geldiğini hiç sorgulamadı. Unutulmayan olacaktı. Güneş batarken evinin balkonundan uzaklara baktı ve özgürlüğü ve aşkı hissetti.  Hiç bir şey yarım kalmamıştı. İnsanlara yaşadığı yerde sadece bunları vermek istedi. Yarım kalmamış tutkular. Ne kadarını gerçekleştirdiği üzerine düşünmedi ve olduğu gibi yaşadı. Yaşamaya devam etti. 

Dostlar, arkadaşlar, sevgili… Orwell’ın Boris adındaki dostu gibi sağlam dostluklar yakaladık, en değerlilerini ruhsal buhranlar yüzünden kaybettik, bazılarını yanımızda tutmayı başardık. Mucizelere inanmak isterdi. En zor zamanları paylaştıklarımız mutlu olduğumuz anlardı. Gerçekti. Ne kadar yalan söylemeye alışmış olsa da… Bütün anılarınızı gözünüzün önünden geçirin ve kışın başına doğru yaklaştığınızı da hatırlayın. Sıcak anların bittiği hüzünlü zamanlara yaklaştığınızı…

Çıplak ve titrer halde koridorda dizildik. İnsan doğrudan görmeyince, o çiğ sabah ışığında ne zavallı, ne acınası bir sokak köpekleri topluluğu olduğumuzu gözünün önünde canlandıramaz. Bir sokak serserisinin giysileri pek berbat şeylerdir ama, yine de kötü şeyleri gizlemeye yarar. Berduşun hiçbir şeyle katışmamış gerçek durumunu tanımak için onu çırılçıplak görmek gerekir. Düz tabanlar, boş göbekler, içine göçmüş göğüs kafesleri, sarkık kaslar. Fiziksel aksaklık adına ne ararsan bulunur. Hemen herkes beslenme sınırının altındaydı. Bir kısmı açıkça hasta. İki kişi fıtık bağı takıyordu. O yetmiş beşlik mumya görünüşlüye gelince, gün boyu nasıl yürüdüğünü insanın aklı almıyordu. Uykusuz geçen bir gecenin çizgilerini taşıyan, tıraşsız çehrelerimize bakan biri, bizi bir hafta gece gündüz içtikten sonra ayılmaya başlayan kişiler sanırdı. Paris ve Londra’da Beş Parasız, George Orwell, sf. 181-182.

Yaşama karşı kaçımız çırılçıplak kalmaya göze alabildi? Kendini yıpranmış hissettiği zamanları hatırladı. Hepsiyle elleri kanayana kadar dövüştü. Orasına burasına vurdular. Bar kavgalarında kanadı. Yaşamdan ve geceden beklentilerimiz ne kadardı. Savaşmak özgür olduğumuzu haykırmak için. Özgürlük adına kime güvenmiştik. İçmeden ayılmaya çalışan kişiler olmuş muyduk? Hep bunları düşündü. Tıraşsız yüzünü sıvazladı. Gecenin çizgilerini görmeye çalıştı Orwell’ın gözünden. Bunu başardığı anlar oldu. Yavaş yavaş karşı apartmanın ışıkları sönmeye başladı.  Önce birinci kat. Gözünün kestirdiği kadarıyla beşinci ve sonuncu…  Hastanedeki hemşireler, yangın merdivenine sigara içmeye çıkmışlardı ve bir kaçı hiç yanmadı ve belki de evde yoktular kim bilir? Geçmişten tanıdık bir yüz görse sevinebilirdi belki. Ne kadar derdi olduğunu unuttu. 

Hava kararmaya başladı ve yüzünü gökyüzüne kaldırıp Aldebaran yıldızını görmeye çalıştı.

“Şu Aldebarana bak!” dedi, “Rengine bak. Sanki… kocaman bir kan bulutu gibi!” 

  • Aldebaran (Arapça ‘izleyen’ anlamına gelen bir sıfattan). Toros yıldızkümesinin en parlak üyesi; bir çift yıldızdan oluşur, baskın yıldız kırmızı renktedir-. Paris ve Londra’da Beş Parasız, George Orwell, sf.199.

Eğer şehirde yaşıyorsanız, oralarda yaşamak istiyorsanız, yüzünüzü yukarı kaldırdığınızda yıldızlardan mahrum kalırsınız, ufak bir kasabayı tercih ettiyseniz bilirsiniz az ışık gökyüzünün çıplaklığıyla baş döndürücü güzelliğini size verir. Karşılıksız bir aşk. Bu serüvenin başlangıcından sonuna kadar özgürlüğünüze kimse dokunamaz. Elinizde istediğiniz yere koyabileceğiniz kadar detay vardır. Hiç şüphe yoktur. Paranızın tutamayacağı şeylerdendir yıldızlar, o yüzden değerlerini yalnızca yalnız başınıza anlarsınız.

Yıldızlar bedava tiyatrodur. Gözünüzü kullanmaya para istemezler. Paris ve Londra’da Beş Parasız, George Orwell, sf. 120.

Bir yıldız kaydı. Bir dilek tuttu. Bazen başarırdı doğru bir dileği dilemeyi. Başarısızlıkları en çok sevdiği zamanlarda başlardı. Kış geldi. Banktan kalktı, balkonuna doğru ilerledi. Onun güzel belini sardığı anı hatırladı. Bu gecelik yeterliydi bu kadar okuduğu, onu düşündüğü, onu özlediği… Devam edecekti besbelli. Sadece şu an vardı ellerinde, iyi değerlendirdi. Bir kez daha kaldırdı gökyüzüne başını bir yıldız kaymadı. Her şey kıpırtısız parıldıyordu sadece.

bi bak istersen