park 24

dirilten lezizceset

Bu parka son geldiği gün olabilir. Belki bundan sonra kendini çok kalabalık olmayan bir kafede okumaya alıştırabilir. Havalar soğudu. Yaşadığı kasabanın meydanına bırakabileceği eski bir bavulu olmasını isterdi. Etrafa başka parçalarını bırakmak daha kolay olabilirdi. Roman karakteri olmadığını fark etti. Bazen deli gibi isterdi, bir romanın içine girip orada kaybolmak. Çocukça isteklerle geliyordu zaten parka da, her şeyi unuttuğu zamanlar, kaydıraktan aşağı kayarken, bütün dünyayı görüp yaşardı. 

Şimdiyse okumaya devam etti, Wilhelm Genazino’nun yazdığı Aşk Aptallığı adlı romanı. 

Romanın baş kişisi kıyamet üzerine seminerler veren orta yaşı geçmiş bir kıyamet profesörü. İki kadın arasında gidip geliyor. Aslında aşkın gidip gelişlerini yaşıyor. Ki romanın sonunda bir yazı tura oyununa kendini kaptırmış olarak tercihini yapacak. Ohps spoiller yediniz. Neyse herkesin hayal gücü kendine, değil mi ama ?! Güzel kıçınızı oturduğunuz yerden kaldırıp bir kitapçıya girip romanı da edinebilirsiniz tabi. Korkusuzca. 

Sakın okurken önyargılı olmayın. Roman her ne kadar eril bir ağızdan yazılmış olsa da dişil olan karakterlerin yönelişlerine de rastlayacaksınız. 

Herkesin kıyameti kendine ve tiksinti duyma ihtiyacı da kendisini bir anda var ediyor. 

Parkta oturmuş donarken şöyle düşündü, en önem verdiği kişiyi de bu yüzden yitirmişti. Bir başkası için bir tiksintiye dönüşmek.

Uçlarda yaşamanın sonucunu hak etti, parkta yalnız başına oturan da… olasılıklar çok farklı olabilirdi. Ama kurgulanmış bir yaşamın ürünleriyiz ve hepimiz kendi kurgumuzu yaşamaktan öteye gidemiyoruz. 

Konuşmanın bizi ne kadar yalnızlaştırdığını fark ediyor musun?

Wilhelm Genazino, Aşk Aptallığı, sf. 59.

Belki de konuşmamaları ve konuşmak olmayacakları durumu daha kolaylaştırıyordu. Ama çenesini tutamadı parkta oturacak olan, hissetmek yerine konuştu, sarılmak yerine sızlandı ve en görkemli an gelip geçti. Anıların beline sarılamazsın. İlk yazdığı hikayeyi hatırladı, şöyleydi başlığı, giden gider yayınlandığı dergiyi yıllar önce yırtıp atmıştı ve zaman oyununu oynamaya devam etti.  Onun gitmesini hiç istemedi ama neden gitmesi gerektiğini o kadar iyi biliyor ve anlıyordu ki… Aşk aptallığının içinde olan kendisiydi, yolda olan haklıdır. Yolda olan tutkunun ne olduğunu bilir. Geri dönüşün onu değiştirmiş olduğunu da… En başından uyarılmıştı. Kendi aptallığını engelleyememişti. 

Herkesin detayları algılayışı farklıydı. Bekleyen ve giden. Güven duymak. Güvenin kırılmasına yol açan kişiler değil, durumun oluşturduğu boşluktu, hopp her şey sonsuz karanlığın içine gömüldü. Bu karanlıktan çıkmanın iki yöntemi olabilirdi, yazı tura atmayacaktı elbette. Uzun yürüyüşlerde düşünecekti, hep yaptığı gibi düşünecekti, hep yaptığı gibi yalnızlaşacaktı, bizin ben’e dönüşmesine yol açacaktı. Parkta oturanın kıyameti geldi çarptı, vurdu kaçtı. 

Galiba yaşlanmada üç seçenek var: çarpıtma, yüceltme ve melankoli; ki ben de bunları değiştire değiştire kullanıyorum.

 Wilhelm Genazino, Aşk Aptallığı, sf. 133.

Zamanın en büyük ilüzyonu yaşlandırmak. Kabul ettiğiniz kadar yaşlanırsınız ve karakterin değiştire değiştire kullandıklarını siz de kullanabilirsiniz. Duyguları çarpırtırsınız, duyguları yüceltirsiniz, melankolinin içine atlarsınız. Sonra da suratınızdaki alaycı tebessümle insanların arasına karışırsınız. Bir yitik, bir kayıp, bir bitik olmak, sanırım bu yüzden oynaması zevkli bir oyuna dönüşür.

Kıyamet profesörümüz de bir psikiyatrdan feyz alır: Kullanmadığın eşyalarını bir bavula tık ve bavulu şehrin kalabalık bir alanına bırak, onu kimin alacağını izle, artık sana ait olmadığını öğren, kurguladığın hayallerinden kurtul. Hayallerin kaderine dönüşmesine izin ver ki sonsuza kadar sürsünler. Çalınacaklarını bile bile duygularını ortalığa bırakıver, satılığa çıkar. İçimizdekileri ne kadar uzaklaştırmaya çalışırsak çalışalım. Sanırım eninde sonunda içimizdekiler bize sahip olmasını başarıyor. 

Başının üzerindeki dallarda yapraklar hışırdadı. Parktaki bankında kendisini rahat hissetmedi ve şu cümleyi okuduktan sonra yürümeye başladı:

Yaşayan her şeyin gerçek olmadığına ve radikal olarak her şeyin radikal biçimde gerçekdışı olduğuna dair bir duyguya kapılıyorum. Hepimiz mümkün olmayan bir hakikatin kıyametinde yaşıyoruz.

Wilhelm Genazino, Aşk Aptallığı, Sf. 142.

Yıkıntıların arasından toz toprak çıktığımızda enkazın güzelliği gözlerinizi kamaştırmış olabilir. Ne de olsa artık neyin gerçek neyin gerçekdışı olduğunu kestiremiyorsunuzdur. 

Herkesin beklentisi: farklı farklı gerçeklikler yaratıp onların içinde mutlu mesut yaşamayı beklemek. Gerçekleştirebildiklerimiz kadar başarılı olduğumuzu söylerler. Başarıdan daha önemli olan şey nasıl hissedecek oluşumuz. Bir yalnız, bir hayalperest, bir korkak, bir kahraman… Aşağı yukarı hep kendimiz gibi hissedecek oluşumuz. 

Dükkanı kapatıp rastlantılara ve zamana güvenmeye çalışmak, cesaret ister. Aşk aptallığı yaşayan roman kahramanımız da kendisini yaşadığı dünyanın gerçekliğinden kurtaramaz. Belki de romanın finalında tercih yapmayı kendi kararlarından çok rastlantıya bırakması da bu yüzden olabilir. En azından öyle düşünüyor, kitabı okurken. 

Süpürülmesi gereken kaygan zeminler var. Temizlenmesi gerken hislerimiz değil. Aklımızın bizi düşürdüğü dengesizlik durumu. Aşılması gereken bir sürü engel var. Aşılması gereken bir iç sesimiz. Aşılması gereken bir park var. 

Çocuklar salıncakta sallanır. Ağaçlar dallarına tutulu havada asılı kalır. Hava yavaştan kararır. Bir müzik başlar. Konuşmadan yalnızlaşmadan umutlu olur, daha önce hiç hissetmediği kadar umutlu. 

Gülümser, o kadar mutsuz olmasına rağmen, yalnız başına gülümsediği için kimse ona kızmaz. Sevebileceğini hatırlar. Her şeye rağmen sevilebileceğini. 

yazı tura da atabilirsiniz tabi?
her şey mümkün.

bi bak istersen

Lezizceset