deneme 5

dirilten lezizceset

Bir yolculuğa hep bir pencere kenarında başlarsın. İşin tuhafı gözümün gördükleri hareket ederken de durup bakarken de sana tuhaf canlılıkları sunmaya devam eder. Güneş batarken yolculuğun uzadığını zannedersin ama onun doğuşu yeni şeyler anlatmaya başlar ve içinde dönüştürdüklerin sana kim olduğunu hatırlatır.

ahşap yapılar yükselir ufak bir köyün içinde. yabancısı olduğunu hissettiğin dünyayla bağların eskimiş bir jumba balkonun penceresinden yansır. köy yavaştan uyanır ve kulaklarındaki müzik. 

Sonra birden bire bir heykelle karşılaşırsın. Dimdik duran. 

Heykel sana gururlu ve asla boyun eğmemiş bir kadının bakışlarını hatırlatır. Güçlü ve özgür. Gülümsersin sen de… 

Safranbolu’nun adı unutulmuş bir köyünde doğmuş olmak, sesleri, doğayı ve yaşamı farklı bir bakış açısıyla yorumlamasını sağlamış olabilir. Bir sesin yaşama dokunması. 

Dünyanın seni duyması için şarkı söylemezsin, dünya orada senin farkındadır. Anlatmak istersin. Alkışlar, sahne ışıkları artık kendilerini başka bir gerçekliğe döndürür. Onlara ihtiyacın kalmaz.

bir ağacın altında dinlenirken. her köyde bir yavru köpek karşına çıkar. çünkü yaşam kendini sürdürür. sürmek zorundadır.

Demirlerin dövüldüğü sokaklar karşına çıktığında, kapılarından yayılan sıcaklık ve madenin şekil almasındaki zorluk. Sıcağa aldırmadan demiri döverler. Şekil alması için erimesi gerekir. Dönüşmesi içinse ahenkli vuruşlara ihtiyacı olur. Buna ihtiyaç duyarsın. 

Bir köprünün altı zamanla oyulur, tarih kendisinin anlatılmasını bekler. Onun kenarlarından filizlenen bir ağaç gökyüzüne ve güneşe dokunmak ister, dallarını kaldırır, nefes alır. Onları dinlemeye başlarsın. Demircinin dövdüğü demirle birlikte yavaş adımlarla köyün içinde kaybolursun.

Ağaçaların egemenliği seni başka vadilere taşır. Sesin sonsuza kadar yankılandığı yaban kuşların hükümdarlığı ve onun ardından su seni karşılar. Sadece yaşadığın toprakları değil. Yeryüzünü saran su, akarsulardan, denizlere ve oradan okyanuslara… 

Yaşam sana en başından sonsuzluğu sunmuştur. Karşılıksızca…

Karadeniz’le karşılaştığında onun bir deniz mi yoksa kocaman bir göl mü olduğunu kestiremedin. Sislerine takılıp kaybolman mümkün, onun içinde bir çayı yudumlaman ve yeni ayak bastığın şehri kendince keşfetmen. 

Amasra’da bir balığın üstündeki çocuk kadar özgürsün. 

Amasra kıyılarında meydana yakın bir yerde Barış Akarsu’nun heykelliyle karşılaşırsın.. Elinde bir gitarla. Müziği karşılayan dalgalar. Rüzgarın bize yaptıkları.  

Safranbolu’da Leyla Gencer, Amasra’da ise Barış Akarsu. Onların doğdukları toprak parçalarının üzerinde yaratmış oldukları müzikle ilerlemek. Kendini huzurlu hissetmene yol açar, hatırladığın her ayrıntı onlara nasıl davrandığınla ilgili. Onlarla neyi yaratacaksın? 

Sevmenin ölümsüzlüğüyle ilgili her yolculuğu mu?

 Nereye gidersek gidelim, içimizde taşıdığımız sevginin kıvılcımlarını etrafımıza yaymak. Rüzgardan yardım almak. Kendimizi sevmekten korkmak çok basit. Basit şeyleri sevemezsin. Bazen hata yaparsın ama sevemezsin. 

Ölümden korkuyorsak nasıl sevebiliriz ki? İmkansız. Şarkılarının içinde geçen kavramların ötesinde sevgi, ölümün ötesinde… Sevgi, yaşamakla ilgili o yüzden yanıp yanıp küllerinden yeniden doğarsın. Rüzgarla savrulmak. Değil mi? Hepimiz tozuz. Yıldızların uzay boşluğunu dolduran parçaları… 

Gözlerin boşluğa dalıp gitmez burada, güneşin pırıltılarıyla denizin üzerindeki izlerini izlersin. Bir anlığa özgür ve sevilmiş hissetmek. Boşlukta birini aramazsın, eminsen kendinden öylece kalırsın, öylece kalacak bir yer bulursun. Bir gülümseme ve yaşamı hatırlatan bir sürü ayrıntı. 

Hapsolmuş bir yüreğe sahip olmak istemez hiç kimse, en yerinde davranış olur onu göğüs kafesinden çekip çıkarmak. Değil mi? 

Yaramaz bir çocuk gibi cezalandırılmak. Terk edilmek. Üzülmek. Unutamamak. Hepsinin karşısında tek bir görüntü hatırlamana yardımcı olur, bu sevgiyi ölümsüzleştirir. Denizin dalgalarında ilerleyen bir taka gibi… Belki batacaksın ama her şeye rağmen sevdiğini bileceksin. Asla vazgeçmediği ne kadar inatçı olduğunu… Bu alaycı bir gülümseme değil. Kepçe kulağını alt tarafı bir papağan ısırır. Seni gülümsetir. Bir süre sonra hatırlarsın, özgür olmamaları için kanatlarının korsanlar tarafından kesildiğini… Ve lanet böyle başlar, uçamayan kuşlar böylece konuşmasını öğrenir. Gülümsersin çünkü seni cezalandırmak için ısırmamıştır, sana bir şeyler armağan etmiştir. 

Eğer Alex kulağından ısırdıysa korsan olmadan çıkamazsın, Amasra’dan. Korsan olmak sana nedense hep o olmayan ülke, PeterPan”ın Neverland’i hatırlatıyor, Leyla Gencer’in, Barış Akarsu’nun olduğu bir dünyayı hayal ediyorsun, herkesin şarkılarını rüzgara karşı söylediği, özgürlüğü karşılıksızca yaşadığı, şarkılar kadar parıltılı… 

Görüşürüz Safranbolu, görüşürüz Amasra… 

8 Ağustos 2020.

bi bak istersen

Lezizceset