slide 5

dirilten lezizceset

Miles Silvas’ı izlediniz.
Benim gibi kaykay yeni başlayanlar asla vazgeçmeyin, pushing e devam. sadece karışın geceye gündüze… devam edin. İlk adımı atmazsanız. Olduğunuz yerde çürürsünüz. Gerçi bu video biraz duraklarla alakalı ya neyse…

 

Koşmayı denedim. Sokakta, sahilde, orada burada bana hep iyi hissettirdi. Ama kaykaya yıllar sonra binmek, hiç bir şeye aldırış etmeden en başından başlamak. Bu tutkunun kendisiydi. Ellerimde tutmak istediğim o sonsuz güzelliği hatırlamanın en güzel yöntemi. Güzelliği sonsuza kadar tutamazsın. Kendi yasımı tutmaktan vazgeçişim. Bir şey öğrendim. Kabul et, bulunduğun durumu ne pahasına olursun olsun kabul et. Yaşarken bundan başka bir amaç belirlememiştim ama çok fazla derinlere inmeye çalıştığınızda her şeyi berbat etme potansiyeliniz de var. Bunu yaşadım ve emin olun bunu yaşamak kaykaydan daha ölümcül.

Sırt çantamı hazırladım, eski günlerdeki gibi, içine sağlam bir roman fırlattım tıpkı eski günlerdeki gibi ve evet bu sefer kaykayımı da yanıma aldım. 

İzmir’e geldiğimde hava kararmak üzereydi. Sağımdaki manzaranın keyfini çıkarmaya çalışıyordum. Bir sürü beton yapı dikmişlerdi. Koca koca gökdelenler, ışıl ışıl  parıldıyorlardı.  Elimin altındaki kaykaya yolculuk ediyordum.

Yolculuk sırasında zaman buldukça kaykayla ilgili videolar izliyordum. Marc Johnson’ın kaykay’ın fikirleri harekete geçirmek için bir eylem olduğunu söylemesi ile üzerine tez yazdığım gerçeküstücülüğün yapmak istedikleri arasında bir paralellik kurdum. Yaşamı sanata sanatı yaşama dönüştürmek. Yaşamın dengesinde sadece fikirlere değer verme yanılgısına ben de düşmüştüm ama neyse ki çok geç olmadan nerede yanıldığımı buldum. Kayıp ve bulunmuş olmak bana umut ve tutku veriyordu.

Artık tıkandığımda ve boğulduğumda çıkışın neresi olduğunu biliyordum.

Sokağa çıktım, tüm o insan yığınlarının arasından geçtim ve ilk defa uzun bir süre sonra onların yanından yavaşça kaydım. Bir iki kez tökezledim. Dengemi kaybettim. Ama yeni başlıyordum. Kaykay ayağım altından fırladı gitti. Bu beni daha da hırslandırdı. Çünkü basit şeylere hiç ilgim olmamıştı. Değişmeyen yanlarımdan birisiydi bu. Umursamamayı öğrendim. Yönümü düzelttim, tekrar kendimi dengeledim. Kulağımdaki parçayla sol tarafımdaki denize bakarak güneşli bir cumartesiyi en iyi şekilde değerlendirdim. Tahtanın üzerinde giderken zeminin onun altında değişmesine aşık oldum. Düz mermerle, taşlı zeminler (en zorlayıcısı) tahtalı kısımlar… Şehir bana kaybettiğimi geri veriyordu. Deli gibi terledim. Yeterince kullanmadığım ayak bileklerim ağrıdı. Biraz dinlendim. Genç çocukların takıldığı heykelin orada güneşin yavaş yavaş batmasıyla kaykayın tail’ine bastım. Henüz tam tutturamasam da bir iki deneme sonra elime yerleşti. Mutlu mesut eve yollandık. Eskisi kadar genç değildim ama sorun genç olup olmamak da değildi. Denemiş olma cesaretini gösteriyordum. İlk defa evet hayatımda ilk defa neyi eksik bıraktığımı gördüm. Denememiş olmanın ıstırabından kurtulmanın yollarına izin vermemek.

İzmir’e sık sık gelecektim. Parka girecektim. Düşecektim. Yaralanacaktım ve yarattığım bütün o konfor bölgemden kurtulacaktım.

Manifestomu yazmaya devam edecektim, asla yaşlandırmayı başaramayacaklar.

Çılgınlıkla…

bi bak istersen

Lezizceset